HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

0

Her zaman mutat olduğu üzere sabah kahvaltısını yaptıktan sonra dışarı çıkıyorum. Plansız ve rastgele kendimi sokaklara atıyorum ve şehrin havasını kokluyorum. Mevsim kış, hava buz kesiyor, trafik keşmekeşlik içinde, insanlar telaşlı ve duygusuz. Yollardan ve caddelerden alabildiğine araba akıyor; iş makinaları ve inşaat kamyonları diğerlerini sıkıştırıyor. Toplu taşım araçları, dolmuşlar müşteri kapma derdinde ve kıyasıya birbirleriyle yarış içinde. Şehrin uğultusu sanki her köşeden uğursuzluk aktığının habercisi gibi.

Önce bir mülteci mahallesinden geçiyorum, bir gazete büfesinin önünde durup gazete manşetlerine göz atıyorum. İç açıcı hiç haber yok adeta; bütün gazetelerde felaket haberleri, siyaset haberleri, cinayet haberleri, toplumsal kaos haberleri insanın içini ürpertiyor. Koltuğumun altına her gün okuduğum birkaç gazeteyi sıkıştırıp yürüyorum.

Bir an kendimi Halep Pazarı’nda gibi hissediyorum. Cadde boyunca Suriyeli mültecilerin kurmuş oldukları tezgahları dolaşıyorum. Her şey satıyorlar; ekmek, sebze meyve, zeytin peynir, elektronik malzemeler, giyecek ve özellikle kışlık kazak, pantolon ve kaban gibi. Daima birbirlerinden alış veriş yapıyorlar. Cadde boyunca uzanan derme çatma dükkan görünümlü mekanların levhalarında ve camlarında Arap harfleriyle yazılmış yazılar özellikle dikkatimi çekiyor.

Kırk yıldır tıraş olduğum berbere giriyorum ve selam verip berber koltuğuna oturuyorum. Aynada suratımı görünce kendimden korkuyorum. Şairin ifadesiyle “Benim mi Allah’ım bu yüz” diyorum ve “Vay memleketimin haline” demekten kendimi alamıyorum. Berberin çırağı 12-13 yaşlarında, Suriyeli esmer yağız sevimli bir geç, adı Ali ve bizim gibi konuşabiliyor. İki yıl olmuş ailesiyle ülkesinden kopup gelip bu semte gelip yerleşeli.

Ben koltuğa oturunca Suriyeli Ali geliyor yanıma, küçük yaşta tattığı acılarına rağmen o tebessüm eksik olmayan yüzüyle “Abi hoşgeldiniz” dedikten sonra “Abi çayı yeni demledim taze içer misiniz” diyor. “İçmez miyim adaşım, biraz demli olsun” diyorum ve koltuğa kuruluyorum. “Ali ne güzel Türkçe konuşuyorsun, bizim gibi” diyorum. Ali her zamanki tebessümlü gülümsemesiyle “Ne yapalım abi, iş başa düşünce insan her şeyi başarabiliyor” gibilerden bir şeyler söylüyor.

Ali’yi daha fazla sorularla eski günlerine ve ailece çektikleri acılara geri götürmek istemiyorum. Kim bilir her gün kaç kişi benim gibi yerli yersiz soru soruyor ve o da bıkmadan usanmadan cevap veriyor, kim bilir o soru ve cevaplarla kaç kez yeniden o eski acılara geri dönüyor diye düşünüyorum. Berber işini yaparken ben de aynadaki yüzüme bakıp, dalıp gidiyorum. Ve bir insanın vatanını terk edip hiç bilmediği diyarlara göç etmesi ve oralarda mekan tutması nasıl bir duygudur diye içimden geçiriyorum. O yüzden “Bu zavallı mültecileri gördükçe vatanımızın kıymetini her zamankinden daha çok bilmeliyiz. Bizi biz yapan bu toprakları hayatımız pahasına da olsa gözümüz gibi korumalıyız” diye düşünüyorum.

İşim bitince yine kendimi keşmekeş trafiğin içinde buluyorum. Kafamın içinde binlerce soru, nedenler niçinler birbirine giriyor. Böyle ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, birden Ankara Garı’nın önünde kırmızı ışıkta durmuş olduğumu fark ediyorum. Gözlerim 10 Ekim 2015 günü menfur terör saldırısında 102 vatandaşımızın hayatını yitirdiği noktaya ilişiyor. İçim cız ediyor ve her şeye rağmen “Hayat devam ediyor, yaşamak ne güzel” diyorum. Ve Atatürk Kültür Merkezinde “Erzurum Günleri” stantlarında buluyorum kendimi. Dünyada yok yok, her şey satılıyor burada hangisini sayayım! Ve yine “Her şeye rağmen hayat devam ediyor” diyorum.

En yakın metro durağına doğru yürüyorum ve ilk gelen trene biniyorum. Eski adı kısaca “Kızılay” yeni adı ise “15 Temmuz Kızılay Milli İrade Meydanı” durağında iniyorum. Turnikelerden geçip Milli Müdafaa Caddesi çıkışından yeryüzüne çıkıyorum. Bakanlıklara gitmem lazım, Güvenpark’ın içinden geçip 13 Mart 2016 tarihinde yine menfur terör saldırısı sonucu 38 vatandaşımızın can verdiği otobüs durağına ayak basıyorum. Durak tıklım tıklım insan kalabalığı, yine insanlar evlerine veya gidecekleri yerlere bir an evvel ulaşmak için toplu taşım araçlarını bekliyorlar. Milli Eğitim Bakanlığının ön cephesinde üst geçitin hemen altında bir polis otosu, içinde ve yanında birkaç görevli memur bekliyor. Henüz üzerinden bir yıl bile geçmemiş o menfur patlama geliyor aklıma, yine içim cız ediyor, polis aracının biraz uzağından dolanıp geçiyorum.

Akşam oluyor hava kararıyor, yine o keşmekeş trafiğin içinden sıyrılıp bugün de sağ salim eve döndüğüm için şükrediyorum. Yorgun argın koltuğa uzanıyorum, televizyon ekranının sağ üst köşesinde “Flaş Haber” ibaresini okuyorum. Alt yazıda “İstanbul’da patama, 20 yaralı” ibaresini okuyabiliyorum. İçişleri Bakanı açıklama yapıyor, dikkat kesiliyorum; olay ve yaralılar konusunda bilgi veriyor. Bir ara ağzından “Şehitlerimiz” ibaresi kaçıyor. Bu konuda bilgiler teyit edildikten sonra kamuoyu bilgilendirilecek anlamında bir şeyler söylüyor. “Eyvah” diyorum, sabaha kadar ajansları takip etmeye çalışıyorum ve henüz sabahın ilk ışıkları belirmeden güvenlik personelinden ve vatandaşlarımızdan 38 kişinin hayatını kaybettiği anlaşılıyor. Yüreğimize ateş düşüyor ve burası sözün bittiği yer oluyor ve “Hayat Devam Ediyor” her şeye rağmen.

Amasya’nın Taşova İlçesi Esençay Beldesinden Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrencisi Mustafa Berkay Akbaş’ın birkaç günlüğüne gittiği İstanbul’da bu terör saldırısında hayatını kaybedenler arasında olduğu haberi ilişiyor gözlerime. Yüreğime bir kez daha ateş düşüyor, içim bir kez daha cız ediyor. Şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve milletimize başsağlığı ve sabır diliyorum.

A.Yusuf Kuyucaklıoğlu

Yorum Ekle