Taşova’da Bir Zamanlar

0

İnsanlar bir taraftan da hatıralarıyla yaşarlar. Bir insanı toplumda ileri gelir kişilik yapan nedir? Tecrübe dedikleri şey olup bitmiş, yaşanıp gitmiş her türlü hal, hareket, durum değil midir?
Hatıralar ömürlük birikimdir, tecrübedir, deneyimdir; tatlı veya acı!
Her insanın hayatında diline doladığı “bir zamanlar” mutlaka vardır. Burada, dünü ah ü vah ile anmak, acınmak değildir gaye; dünden güç ve kuvvet alarak yarınları inşa etmektir. Dünden yarım, eksik ve kadük kalmış şeyler varsa onları da tamamlamak ve insanlığın yararına sunmaktır.

Biz de doğduğumuz, çocukluğumuzu, gençliğimizi geçirdiğimiz yerleri, dünya gözüyle görüp bildiğimiz ama yalan dünyadan göçüp gitmiş şahısları, tadına doyamadığımız fukara, yoksul ve yoksun yaşamları, zamanları anıyoruz, hatıralarımızı mahfazadan çıkarıp yad ediyoruz. Neticede mazimizden besleniyoruz, geçmişimizden güç ve kuvvet alıyoruz. Sevgimizi, saygımızı, muhabbetimizi, aşkımızı, sevdamızı, kavgamızı, uğraşımızı yarınlara, yeni nesillere devrediyoruz.

Şunu ifade etsem yanılmış olur muyum, bilmiyorum ki… Taşova’nın eski çarşı pazarını bilenler, düğünlerde, bayramlarda, kahvehanelerde, muhabbetlerde, sohbetlerde geçmiş zamanları anımsıyor ve anılar gözlerinin önünden sinema şeridi gibi gelip geçiyor şüphesiz! Taşova’nın pazarı “dene pazarı” diye tabir ettiğimiz alan ile oraya bağlı aşağı doğru giden sokaklar ve dükkanlar olup sanıyorum buradaki binaların bazıları zanaatkar esnaf için ayrılmış, bir kısmı da sebze, meyve, mefruşat, manifatura, giyecek, çıkartacak satışı için ayarlanmıştı. Rahmetli Ziya Koyuncu’nun mevcut dükkanının önünde eniştemle beraber köyde ürettiğimiz domatesleri satmaya başlayarak pazarcılığa başladım. Yine eniştemden temin ettiğim iki tane domates sandığım vardı. Onları Çarşamba günü tarlada doldurup traktöre yüklerdim, sabah erkenden aynı yere sandıklarımı indirirdim. Bu iş elbette Ağustos ayından sonra başlar, okulun başlamasıyla biterdi. Günün birinde rahmetli babam yaptığım işe kızmış olacak ki gelip sandığıma vurdu; fakat bu hareketini eniştem gördü. Babama: “ Beni kızdırma, git şuradan. Çocuğun bana zararı yok, sana da zararı yok. Belki hayatını bu işten kazanacak,” dedi.

Hemen pazarın sonunda adını Oteller Caddesi olarak anımsadığım cadde vardı ve caddeden sonra genişçe bir kapıdan adına “hal” denilen alana girilirdi. Şu anda Belediye Düğün Salonu bu alan üstünde kurulmuş. “Hal” meyve, sebze, balık gibi ihtiyaç maddelerinin komisyoncular tarafından depo edilip dağıtımının yapıldığı, depolama ve alım satım için yaklaşık aynı ebatlarda işyerlerinin bulunduğu birliğe deniyordu.

“Hal” dediğim yerin kapısının girerken sağ tarafında rahmetli Yeşil Dayı’nın limonata ve dondurma dükkanını hatırlıyorum. Mahmut Emmi’nin evinde kaldığım yıllarda, oradan geçerken bilakis bahar mevsiminde mutlaka uğrayıp bir kaç çeşitten birini tercih eder, bir külah alırdım. Yeşil Dayı daha sonra dükkanı beri tarafta köşe başına taşımıştı.

“Hal” diye nitelediğim dükkanların ardında ve yanı başında araba tamirhaneleri, balta, kazma, çapa, bıçak, çan, orak yapan demirci atölyeleri sıralanmıştı. Kendi halinde küçük bir ilçe idi Taşova. O yıllarda bölgenin esas geçim kaynakları şeker pancarı, tütün, hayvancılık, yaylacılık ve tarım idi. Şeker pancarı ve tütün üretimi memleketin ekonomik manada can damarıydı.
Ömrümde bir kere sinemaya yine Taşova’da bir Perşembe günü gitmiştim ortaokul yıllarıma kadar. Çağpar Caddesi olmalı adı sanırım, cadde üzerinde, güney yönünde şimdi kasap dükkanlarının bulunduğu köşede ve karşısında biraz aşağıda olmak üzere iki tane sinema vardı. Ayrıca yaz aylarında yazlık sinema da açılırdı. Artistleri sanki yakinen tanırdık. Böyle bugünkü gibi abur cubur binlerce artist yoktu. Esas erkek oyuncu ve esas kadın oyuncu üç aşağı beş yukarı belliydi. Öğrenci olduğumuz için sinemaya girmek sorun oluşturuyordu. Sinemanın karşısında Beyaz Hasan’ın kahvehanesi vardı ve öğretmenlerden biri, birkaçı orada oturuyor ve bizi takip ediyor olabilirdi. Beyaz Hasan’ın kahvehanesinin yerinde sonra, yıllarca Gümüş Market faaliyet yürüttü. Belki cadde kenarında başka küçük dükkanlar da açılmıştı ama benim hafızama yer etmişti, Beyaz Hasan’dan sonra orada daima Gümüş market vardı.

Hababam Sınıfı filmi bile nedense talebelere yasaktı. Oysa zaman içinde görüldü ki sinema talebe üzerinde olumsuz tesir bırakmıyor, bilakis faydalı da oluyor. Elbette filmin konusu, sinema salonu, yaşına göre çocukla filmin bağlantısı önemliydi. Fakat toplum yargıları buna müsaade etmiyordu. Sinemanın bulunduğu mahalde balık satanlar olurdu cadde üzerinde. Hamsi balığı, kışın Mart ayına kadar kilosu beş liradan falan satılırdı. Doğrusu diğer balık türleri belki de pahalı geliyordu ve her insanın kesesi imkan vermiyordu…

Cadde ağzındaki eski sinemanın kapısında bizim “koca dayı” diye adlandırdığımız bir adam duruyordu. Yanında yayladan, Kavaklıca’dan çocukluk arkadaşım Bedir de oluyordu, fakat nedense bana asla pas vermiyordu.
Nedenini bilmediğim bu olumsuz tavrına rağmen her gördüğümde Bedir’i selamlardım. Babası Mehmet dayıyı ve amcası Muttalip emmiyi tanıyordum. Aile dostumuz sayılırlardı.

Aradan geçen yıllardan sonra Taşova’ya gittiğimde bazan adını Çağpar Caddesi olarak ezberlediğim caddeden geçerim ve eskiden beri aynı işyerinde faaliyet yapan semerci, urgancı, zincirci, alukçu esnafının önünde dururum. Aynı türden işleri kırk yıl önceki bildiğim halleriyle, özveri ile sürdürüyorlar. Böyle tarih kokan dükkanları görünce belki beş yüz hatta bin sene geriye giderim. Çarşıları ve pazarlarıyla gah Buhara’da olurum, gah Sultan Alparslan’la payitaht İsfahan’da gezinirim. Erzurum’da, Çifte Minareli Medrese’nin önünden aşağı Taş mağazalara, oradan Kongre Caddesi’ne inerim. Amasya’da Kapalı Çarşı’da dükkanları seyrederim. Ankara kalesine çıkarım, iner Ulus’ta tarihi mekanlarda turlarım. Bunları ayak bastığım ya da basmadığım bütün tarihi mekanlar için hayal edebilirim. Çünkü sanayi ve teknolojinin olmadığı dönemlerde şehirlerin ekserisi araştırmacıların deyimiyle “yavaş şehirler” idi. Bir asır içinde, savaş ve felaket gibi olumsuz durumlar dışında şehirler günübirlik değişmez ve tarihinden, dokusundan, kokusundan taviz vermez…
Mimarinin, doğal güzelliğin, tabiatın, mazinin, tarihi dokunun, küçük esnafın ve insanların donatıp bezemediği, süslemediği şehirler, gelecek için nazik ve zarif hatıralar biriktiremezler. Ruhen soğuk olurlar.
Sağlıcakla!

02.07.2019
Enver SEYHAN

Yorum Ekle