MERHABA ÇOCUKLAR

0

 

Osman BAŞ

Gökyüzü ağlamaya hazırlanıyordu. Bulutlardan çıt çıkmıyor, rüzgâr yok olmuş, vakti

teslim almış ayazın titreyişiyle yürümeye çalışıyorum. Karadağ yamaçlarında çalıların yol

verdiği aralıklardan köy yoluna ulaşmaya çalışıyorum. Farkında olmadan dikenlerin tenimi

yırttığını, ayaklarımın taşa vurduğunu, dizlerimin bağının çözüldüğünü dinlenmek için bir

taşın ya da ağaç kütüğün üzerine oturduğum zaman hissediyor, anlıyorum.

Uzaklarda çok uzaklarda Karadeniz’e baştanbaşa paralel uzanan Karınca dağlarının iç

(güney) kısımları görünüyor, Dumanların, sislerin teslim aldığı yamaçlarından belli belirsiz

görülen ışıklardan köylerin yerlerini tespit ediyoruz. İlhan sevinçten dört köşe, yerinde

duramıyor. Bak, bak görüyor musun? Ta… Orada parmağımın ucuna bak. Üç ışık yan yana

iki de üstte görülüyor. İşte bizim köy Yaylalı orada. Doğusundaki de Gümüşalan köyü.

Koynundaki tepelerin arasında adından da anlaşılacağı gibi derenin içindedir. Yetişen meyve

sebzeleri, ceviz başta olmak meyvelerinin tadını kış boyu dinlerdik. Dağın alt yamaçlarında

Doğanyurt, Yoldere, Bağpınar, Kelkit Irmağının kıyısında Günüse, az ötesinde Ayan köyleri.

Her tatil döneminde son sınıftaki ağabeyler kendi ilçelerine gidecek hemşerileri için

minibüs tutarlardı. Şarkılar, türküler, fıkralar, öğretmen taklitleri ile neşeli saatler yolu yakın

Anayolun kenarında olan köyümüz ulaşımı en uygun olanlardandı. Ben şanslı

olanlardım. Şehre ve anayola uzak olan köylerde oturan arkadaşlar her tatil döneminde tatlı

Ya benim köyümde uzaklarda olsaydı. Bavul omzumda, sırtımda bazen de başımda

saatlerce yürüyecektim. Hâlbuki otobüsten indikten sonra yaklaşık iki kilometre yolum var.

Yaz olsaydı Kelkit’in suyu boy verecek, sıcak olacak daha yakın olacaktı.

Pamukpınar Öğretmen Okulunda birlikte okuduğumuz aynı ilçenin değişik köylerinde

oturan öğrencileriz. Yetmişli yılların ortalarında yarıyıl tatilini geçirmek üzere köylerimize

gidiyoruz. Evimizi, büyüklerimizi, ailemizi çok özledik. Koşar adımlarla gidiyoruz. Önce

Kelkit ırmağı üzerindeki beton köprüyü (Halk arasındaki adıyla Gavur köprüsü) gececeğiz.

Sonra Tepekışlalı dört arkadaş ayrılacağız. Diğerleri dört, beş köye doğru yola devam

Köprüye 100 metre var. Gökyüzünde şimşekler akşamı aydınlatıyor, çıkardığı ses genç

yüreklere korku salıyor, yolun iki tarafındaki ağıllardan dışarı çıkan köpeklerin saldırısına

uğrayacağımızı da düşünerek istemediğimiz dakikaları yaşıyoruz.

Çok şiddetli bir ses ve şimşeğin ardından bardaktan boşanırcasına yağmur başlıyor.

Biran ağaç altı mı köprü altı mı tereddüdü yaşayıp köprü altına kararla koşmaya başlıyoruz.

Kış mevsiminde ırmağın suyu az olduğu için köprünün altında uygun kapalı alan

oluyordu. Biliyorduk. Yorulmuştuk. Tahta bavullarımızı da kuru ve ıslanmayacakları yerlere

koyduk. Üşüyor ve birbirimize gülüyorduk.

Ateş yakmalıydık. Irmağın iki tarafında söğüt ve kavak ağaçları var. Yerler irili ufaklı

dallarla dolu. Alevi etraftan da görülecek kadar ateş yaktık. Yavaş yavaş ısınıyor ve

üzerimizdekilerin de kurumasını sağlıyorduk.

Üşümemek için ateşi sürekli dallarla besliyoruz. Yatsı ezanı okunuyor. Etraf köylerin

ezanları bizim köyün ezanıyla birleşiyor harika anlar yaşıyoruz. İşte, Ağcalan, Bölecek,

Doğanyurt, Eryaba, Yoldere, Günüse ve Tepekışla köylerinin ezanları manevi dünyamızın

huzura akışını sağlıyor. Gecenin ayazını birkaç metre ötede bırakıyoruz. Yağmur devam

ediyor, ağıllardan aralıklarla köpek sesleri birbirine karışıyor. Biz daha ne kadar burada

kalacağımızı bilmiyoruz. Isındıkça rahatlıyoruz. Yağmur dinse on beş dakikalık yolumuz var.

Ya dinmezse, ya sabaha kadar yağarsa, biz ıslanmayı göze alıp yola devam edebiliriz.

Yaklaşık dört, beş saat yolu olan arkadaşlar ne yapacaklardı. Onları gecenin bu vaktinde

köprü altında bırakmak olmazdı. Yola da devam edemezlerdi.

Ne yapacağımızı kendi aramızda konuşurken yoldan birkaç ses gelmeye başladı.

Sesleri dinlemeye başladık. Yaklaşıyorlardı. Hatta bizi konuşuyorlardı.

“Bu saate gelmeleri lazımdı. Nerde kaldı bu çocuklar. Arabadan indilerse ıslandılar.

Akıllarına gelse de Seyfettin’in Ömer’in ya da Nazif’in evine girselerdi.”

Selahattin Taşhan’ın babası Ese dayı, Remzi Şahin’nin babası Topal Kamil ve Ali

amcam. Tatile bugün geleceğimizi bildikleri için yanlarına birkaç da şemsiye alarak yol boyu

Ese Amca her zamanki gibi. Sürekli konuşuyor. “Mevzu başka. Bunlar tahsilli

insanlar kuru bir yer bulmuş olmalılar. Kamil amca; Lan! Ese bırak şimdi. Onlar başının

Ali amcam; aha, aha, ordalar bakın ateş yakmış ısınıyorlar.

İlhan Yolal, Necdet Yolal, Şehri Temiz, Salih Söylemez, Durmuş Baş ve diğer

arkadaşlar komşu köylerin ufukları, gökkuşağı aydınlığında eğitim sevdalıları.

Diğer köylere gidecek olan arkadaşlarımızı da misafir etmek üzere yanımıza alıp, yola

Yağmurlu, karlı, fırtınalı, bulutlu, dumanlı günlerin hepsiyle tanış olmanın artılarını

Her yarıyıl tatilinde benzeri tatlı yorgunlukları yaşadık.

Öğretmen lisesi (Yatılı) yıllarımızda o kadar anımız var ki. Sürekli hatırlıyor, bu gün

okula giden çocuklarımızla, kardeşlerimizle, yeğenlerimizle yaşadıklarımızı paylaşıyoruz.

Bugün aynı yaşta, aynı sınıflarda, sıralarda okuyan güzellikler…

Merhaba çocuklar…

Merhaba Ülkemizin yarınları…

Yorum Ekle