HAD BİLDİRMEK, HADDİNİ BİLMEK VE İKİ FOTOĞRAF

Aslında bu mevzuya bir daha dönmek niyetinde değildim. Zira olan oldu her şey hızlı bir şekilde olup bitti, yani şairin “Geçip gitti birkaç günlük fasıldı” dediği gibi takip edebildiğim kadarıyla malum nahoş olay geçiştirilmeye, hatta bir bakıma tatlıya bağlanmaya çalışıldı. Öyle de olsa yaşananlarla ilgili son gelişmeleri dikkate alarak bir önceki yazıma ilaveten birkaç hususa da değinmeden geçemedim. Artvin Kemalpaşa Kaymakamının öğretmene had bildirme ve usul öğretmeye kalkması olayından bahsediyorum. Memleketin bunca sorununun yanında incir çekirdeği meseleden çıktığı anlaşılan bu nahoş hadise bir anda sosyal medyanın, bilahare genel medyanın gündemine oturdu ve büyük yankı yaptı. Bu vesilesiyle de sağduyulu halkımızın duyarlılığı ile birlikte sosyal medyanın gücünü, toplum olarak bir kez daha test etmiş olduk.
Olayla ilgili gelişmeleri ben de herkes gibi medyadan takip etmeye çalıştım. “Yine Bir Kaymakam Sorunu” başlıklı bir önceki yazıma yapılan yorumlardan ve sosyal medya paylaşımlarından vatandaşlarımızın kahir ekseriyetinin de benzer tepkiler gösterdiğini anlıyorum. Böylece her zaman olduğu gibi, taraf gözetmeksizin her kesimden insanlarımızın mağdurun yanında saf tuttuğuna ve mağrur muktedirin karşısında yer aldığına bir kez daha tanık olduk. Tepkiler önce sosyal medyada çığ gibi büyüdü, bilahare ulusal basında da haber konusu yapıldı ve aynı zamanda köşe yazarlarından da meseleyi köşelerine taşıyanlar oldu.
Olayın yerelden çıkıp sosyal medyaya ve ulusal basına intikal etmesiyle birlikte tepkiler yükselince kaymakamın “haddini bil” ihtarıyla sınıfından kovduğu öğretmene, çiçek takdim ederek özür dilediği ve helallik istediğine dair bilgiler ve görüntüler geldi. (Bir de son yıllarda “helallik” isteme âdeti çıktı, adam yanlış olduğunu bile bile yapacağını yapıyor ardından da helallik istemeye koşuyor, işin bu tarafı da ayrı bir garabettir.) Öyle de olsa bu, elbette olması gereken sevindirici bir durumdur. Ancak bu tür olaylar sonrası hep böyle oluyor, ben de işin bu yönündeki samimiyeti ya da samimiyetsizliği anlamakta zorlanıyorum. Öğretmenler Günü gibi öğretmenler için özel olan bir günde kibrini vücut diline yansıtarak “Sen öğretmen misin birader!” diyen vali de böyle yapmıştı. Denizli’de pandemi koşullarında evine ekmek götürme derdinde olan, alnından burçak burçak ter damlarken dönerini yakmamak için bütün dikkatini işine yoğunlaştırmış dönerci ustasını sırf kendisine dönüp bakmadı ve sorusuna cevap vermedi diye herkesin içinde azarladıktan sonra emrindekilere işyerine de ceza uygulaması yapılarak derhal kapatılması talimatını veren vali de olayın üzerinden henüz bir iki saat geçmeden çark edip yanlış anlaşıldığını söyleyerek durduk yere rencide ettiği dönerci ustasından özür dilemek zorunda kalmıştı.
Tabi bunları yazarken herkes gibi benim de maksadım ne mesleğe yeni adım atmış henüz neyin ne olduğunun bile farkında olmayan genç bir insanı, ne de diğerlerini linç etmek olamaz. Ancak Sayın Cumhurbaşkanının “Biz milletin efendisi olmaya değil, hizmetkârı olmaya geldik” diye yirmi yıldır her vesileyle tekrar ettiği bir söz vardır. Bu bilindiği halde, son yıllarda devletin önemli makamlarındaki bazı bürokratlar adeta bu denli açık ve keskin ifadeye nispet yaparcasına bu kadar keyfi ve fevri davranışlar sergileyebiliyorlar. İşte, benim anlayamadığım ve de anlamlandıramadığım nokta da burasıdır. Öte yandan nasıl oluyor da en iyi okullarda okumuş, iyi eğitim almış, aynı işe talip yüzlerce emsalleri arasından şu veya bu şekilde sıyrılıp çok önemli bir kamu mesleğinde kariyer yapmış aklı başında adamlar, devletin sınırsız gücüne kavuşunca bir öğretmenle dahi sağlıklı iletişim kuramıyorlar? Dahası bu olayda da görüldüğü gibi önce burnundan kıl aldırmaz bir tavır takınırken, nasıl oluyor da bir iki saat sonra tam tersi bir görüntü verme telaşı içinde bu kadar tutarsız davranışlarda bulunabiliyorlar? Gerek verdiğim bu iki örnekteki hadiselerde gerekse diğer benzer krizlerde olay medyaya yansıyınca, olayın tarafı olan muktedirlerin hiçbirisi “Kardeşim yaptığım hareket gayet makuldur, doğrudur, ben böyle olmasını istiyorum o kadar, fiilimin ve sözlerimin arakasındayım” demedi, diyemedi! Diyemezlerdi, çünkü “doğrunun yolu birdir” ve her şeyden önce de sağduyulu vatandaşımızın maşeri vicdanı adaletin hakkın hukukun şaşmaz terazisidir.
Bunu “Bir musibet bin nasihatten evladır” sözüyle mi tevil etmek lazım bilmiyorum ama olayla ilgili gelişmelerin akabinde medyaya yansıyan iki sevindirici haberi çok önemsedim. Birisi, yeni Milli Eğitim Bakanımızın konuk olduğu bir televizyon programında mesele kendisine sorulunca lafı hiç eğip bükmeden verdiği cevaptır. Sayın Bakan “Söyleyecek hiçbir şey yok, sözcük bulamıyorum. Hakikaten bu kadar fedakârlık yapan öğretmenlerimizin, özellikle koronavirüs sürecinde cansiperane bir şekilde görev yapan öğretmenlerimizden birisinin böyle bir muameleye maruz kalmasını esefle kınıyorum. Zaten İçişleri Bakanlığımız da süreci başlattı, gerekli soruşturmaları yapıyorlar. Bu tip şeylerin inşallah bir daha tekrarlanmaması için her zaman öğretmenlerimizin yanında olarak süreci takip ettireceğiz.” demiştir ki, dinleyince bir eğitimci olarak “işte budur” dedim.
İkincisi ise Artvin İl Milli Eğitim Müdürü meslektaşımız Fahri Acar’ın olay karşısında aldığı tavır ve duruşu ki bunu daha çok önemsedim. Kendisini tanımam bilmem adını ilk kez duydum ama profiline bakınca –amiyane tabirle söyleyecek olursak- delikanlı adam olduğu anlaşılıyor. Biyografisinde geçmişte belediye başkanı adayı olduğu da ifade edildiğine göre siyasi bir gücü de var anlaşılan. Kemalpaşa’da yaşanan üzücü olay sonrasında Artvin İl Milli Eğitim Müdürü Fahri Acar hocayla ilgili medyada yer alan haber de aynen şöyle: “Artvin İl Milli Eğitim Müdürü Fahri Acar, Kemalpaşa Kaymakamı Mehmet Faruk Saygın’ın ziyareti sırasında bir öğretmeni sınıftan kovduğu iddia edilen Kemalpaşa Çok Programlı Anadolu Lisesine ziyarette bulundu. Öğretmenlerle sohbet eden Acar, yaptığı konuşmada okulda yaşanan talihsiz olaydan derin üzüntü duyduğunu dile getirerek, devletin bütün birimleriyle öğretmenlerin yanında olduğunu söyledi. Olayın duyulmasının hemen ardından Artvin Valisi Yılmaz Doruk’un inceleme başlattığını belirten Acar ‘Tarihsel süreç içerisinde öğretmenlerimiz toplumun yapı taşları olmuş ve toplumumuzun geleceğini şekillendirirken en önemli mesleklerden birini icra etmişlerdir. Bu kutsal görevi yapan tüm öğretmenlerimiz bizim için çok değerlidir. Onların incitilmesine devletimiz asla müsaade etmez.’ dedi. Acar, okul ve sınıfların, öğrencilerin, öğretmenlerin şefkatli kollarına emanet edilen güvenli yaşam alanları olduğunu vurgulayarak, okulların bu özelliklerini koruyup her zaman öğretmenlerin yanında olacaklarını ifade etti.” bu haberi okuyunca da bir kez daha “işte budur” dedim.
Bu iki haberi niçin bu kadar önemsediğime gelince; bir eğitimci olarak uzun yıllar milli eğitim teşkilatının merkezinde taşrasında çeşitli unvanlarla görev yaptım. Ne uzak geçmişte ne yakın tarihlerde benzer durumlarda hiçbir milli eğitim bakanının, hiçbir milli eğitim bürokratının böyle bir tavrına tanık olmadım, olanlar varsa hatırlatsın. Her kesimin umut bağladığı bir önceki Milli Eğitim Bakanımız dahi “Sen öğretmen misin?” birader diyen Konya valisinin tutumu kendisine sorulunca net cevap vermekten kaçınmış, yuvarlak ifadelerle soruyu geçiştirmiştir. Öğretmenlerimizin, her daim “devletin bütün birimleriyle yanlarında olduğunu” bilmeleri çok önemlidir, inşallah bundan böyle de öyle olur. Ve umarız Fahri Acar hocanın çıkışı bu anlamda milat teşkil eder ve diğer eğitim yöneticilerine de örnek olur.
Bu noktada bir başka hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Karadeniz insanının haksızlıkların yanlışların karşısında her daim nasıl yekvücut olduğunu zaten toplum olarak biliyoruz. Yine basından okuduğuma göre, sağduyulu Kemalpaşalı vatandaşlarımız ile ilçedeki bazı sivil toplum kuruluşları temsilcileri medeni ölçüler içinde sokağa çıkarak yaşanan üzücü olay karşısındaki tepkilerini dile getirip olayı protesto etmişlerdir. Protestocular hangi sivil toplum kuruluşunun üyeleri olursa olsun, onların dünya görüşü ya da taraflarıyla ilgilenmiyorum, ama dile getirdikleri şu ifadeleri de çok önemsedim: “Bu memleket Metin Lokumcu’nun, Fakir Baykurt’un, Ender Karagöz’ün memleketidir. Bu memleket emeğine, suyuna, çayına sahip çıkanların memleketidir. Bu memleket kimsenin öğretmenlerine, kamu emekçilerine, Kemalpaşalılara had bildireceği bir memleket değildir. Kemalpaşalılara ve öğretmenlerine had bildirmeye çalışanlara şunu söylüyoruz; bize had bildirecek kimse yok. Biz öğretmenlerimizin yanındayız, emekçilerin yanındayız. Bize hizmet için buraya gelin, had bildirmek için değil, pandemi sürecinde eğitimde yaşadığımız sorunları çözmek için buraya gelin”. Doğru söze ne denir, altına imzamı atarım. O kaymakam öyle zannediyorum ki Fakir Baykurt’un, Talip Apaydın’ın ismini bile duymamıştır, hayatında Anadolu’nun ücra yerlerindeki eğitim yaşantılarına dair bir öykü bile okumamıştır.
Öte taraftan bilhassa pandemi sürecine en çok sözlü ve fiili tacize uğrayan kesim sağlık çalışanları ile öğretmenler olmuştur. Ailelerini ihmal ederek, kendi sağlıklarını riske etmek suretiyle gece gündüz demeden insanlığın hizmetine koşan sağlık çalışanlarına yapılanları ibretle izledik. Niceleri bu zorlu süreçte başkalarının sağlığı için didinirken kendi yaşamlarından oldular, onlara toplum olarak şükran borçluyuz. Aynı şekilde eğitim çalışanlarına söylenmedik söz kalmadı, eğitim biliminin gerçekleriyle ve pratiğiyle ilgili en ufak bir malumatı olamayan bazı köşe yazarları bile bu zorlu süreçte defalarca öğretmenlik mesleğinin onuruna dokunacak yazılar yazdılar, bilir bilmez ipe sapa gelmez görüşler serdettiler. Elbette her meslek değerlidir, bu anlamda hayatımızı kolaylaştıran birçok hizmeti icara eden diğer meslek gruplarını da tabi ki önemsiyoruz. Ancak sağlık ve eğitim çalışanlarının malzemesi insandır, insanın olmadığı yerde diğerleri bir bakıma yok hükmündedir. O halde “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” gerçeğine inanıyorsak, sağlık çalışanlarımızı ve öğretmenlerimizi baş tacı etmeliyiz. Unutmayınız “Milletleri kurtaracak olanlar ancak ve ancak öğretmenlerdir” ve evrensel medeniyet kulesi fedakâr, cefakâr öğretmenlerimizin omuzlarında yükselecektir. Makamı, unvanı ne olursa olsun öğretmen kimsenin emir kulu değildir. Öğretmenlik mesleği hala dünyanın her yerinde en saygın meslekler arasında sayılmaktadır, bu itibarla öğretmenlerimize saygı duymalıyız, toplum olarak onlara da şükran borcumuz vardır.
Bütün bu olanlarla birlikte bahse konu olaya bir de diğer pencereden bakarak yani biraz empati yapmak suretiyle şunları söyleyebiliriz: Had bildiren kaymakamı tanımıyoruz, kim bilir hangi sınırlı imkânlar içinde eğitimini tamamladı. Akabinde hangi süreçlerden, badirelerden geçerek böylesi önemli bir göreve atanan bahtiyarlar arasına girebildi, bunları bilmiyoruz. Ama tam her şey tamam dediği anda onun için çok kötü bir başlangıç oldu. Henüz kırk beş günlük kaymakamın, daha mesleğin ilk basamağına adımını atar atmaz böyle bir iletişim kazasının kurbanı olması çok büyük talihsizliktir şüphesiz. Düşünün, bir gün önce öğretmenin dokunulmazlık alanı olan sınıfında ona usul dersi verip had bildiren adam ertesi gün elinde bir demet çiçekle helallik istemeye koşuyor. Kimse şu an onun yerinde olmak istemez sanırım. Uzun yıllar küçük ölçekli yerleşim yerlerinde kamu görevlisi olarak bulunduğum için biliyorum ve tahmin edebiliyorum. Bundan böyle o kaymakam kolay kolay okul ziyareti, kurum ziyareti, esnaf ziyareti, köy ziyareti yapamayacaktır. Yapsa da her gittiği yerde bütün gözlerin kendisi üzerinde olduğunu hissedeceğinden özgüven içinde davranamayacaktır.
Dolayısıyla bu saatten sonra artık onun otoritesi sarsılmıştır. Öyle olunca herkesin birbirini tanıdığı böyle küçük bir ilçede bırakınız vatandaşa hizmet götürmeyi vakit geçirme sorunu bile yaşayacaktır. O halde, yürütülmekte olduğu ifade edilen inceleme soruşturma işleminin sonucu ne olur bilmiyoruz ama mülki idare hizmetlerinden çıkarılmasa bile ivedilikle başka bir ilçeye naklinin yapılması hem Kemalpaşa ilçesi hem de kendisi için daha hayırlı olur diye düşünüyorum. Ayrıca bu olay, şüphesiz onun için meslek hayatı boyunca unutamayacağı çok büyük bir ders olmuştur. O yüzden gittiği başka yerlerde de kolay kolay bu olayın etkisinden kendini kurtaramayacaktır.
Neyse, daha fazla uzatmaya gerek yok sanırım olay da zaten şimdilik tatlıya bağlanmış gözüküyor. Ama hasbelkader kamuda bir makamı işgal eden ve milletin vergilerinden maaşını alan her kim olursa olsun “Millete efendilik yapmak için değil, hizmetkâr olmak için orada bulunduğunu asla unutmamalıdır” diyerek yazıyı noktalıyoruz.
3 Ekim 2021
Ali Rıza Atasoy

Yorum Ekle