BUGÜN AREFE YARIN BAYRAM… BAĞDAT CADDESİ 2

0

Bir Yazarın dediği gibi; “Eski ramazanlar ne güzeldi” demeye başlanmışsa insan, y a ş l a n m ı ş t ı r… Eh..! Ben de 60’ ı devirdiğime göre epey yol almışım demektir dünyada…
Ahh ah..! eski ramazanlarda olup bugünlerde yaşanmayan, hissedilemeyen bişeyler vardı sanki. Ya da bana öyle geliyor. Akşam iftar yaklaştığında TRT radyodan bir “ney” sesi gelirdi ki; insanın yüreğine dokunur, hem açlığın etkisi hem ney’in sesi acıtırdı yürekleri adeta… İnsanda “acıkmanın” yanında bir de “acıma” hissi depreşirdi. Kime, neye, neden bilmeden sadece acıklı, kavruk, hatta melankolik bir his…
Sahi, yok artık radyolarda/televizyonlarda bu tür etkili müzikler şimdilerde değil mi? “Ne var ki o dediğinden olsun.” dediğinizi duyar gibiyim. Acımak vicdani bir durumdur. Vicdan DİNDİR bence. Dinin taa kendisidir hem de. O vicdan gerekli insanoğluna. Vicdan olmadan İNSAN da olunmuyor çünkü.
İlçede, Belediyeden alınan izinle açık tutulan bir iki kahvehane bulunurdu gündüzleri. Yolcular, oruç tutmayanlar, ya da tutamayanlar sigara- çay içmek için giderlerdi bu kahvelere. Kapısı, pencereleri gazete kağıdıyla kaplanmış olur, içeridekiler dışardan bakıldığında görülmezdi. İsim de takılmıştı bu kahvehanelere …Melek girmez…Hoş bir tanımlamaydı benim için. Uzun yıllar kime kimseye karışılmadı ilçede oruç tutuyor ya da tutmuyor diye…
İşte yarım asır öncesi Taşova’da ramazanlarda eğer mevsim kış ise akşamları kahvehanelerde tombala oyunu kurulur sahura kadar, parayla dağıtılan kartlar için bir bez torbadan çekilen numaralar okunurdu. “Beşş kimde var.? Gözlük (sekiz), Al sana altııı..! altı çizili.!! Efendi gözlüğüüü seksen sekiiiizz..!” “birinci çinkooo..!”. Bir yandan çaylar içilir, kahvehane tıka basa dolu. Gündüz mekanı kapalı olan kahveci yevmiyesinin peşinde. Davulun sesi ile tombala oyunu sonlandırılırdı. Tombalada kazananlar, koltuk altlarına sıkıştırdıkları havlu, oyuncak ayı, fincan takımı ya da benzeri kazançlar ve yüzlerinde kazanmış olmanın neşeli ifadesiyle varırlardı evlerine. Sahur başlamış sahur yemekleri yer sofrasına konmuş olurdu çoktan. Genelde “pişi” denilen hamur işi kızartma, erişte ya da akşamdan kalan yemekler yenir, ertesi gün susamamak için çay içilirdi bolca… (Şimdilerde ne kadar aykırı bir sahur öğünü değil mi?)
Şimdiki gibi imsak vaktinin zamanı tartışılmaz, herkes ezan bitimine kadar yer içerdi. Sahura kalkamayan komşular evlerinin ışığı gözlenerek tespit edilir gidip kapısına vurularak sahura kaldırılırdı.
Ramazanın son günü Arefe (Arife şeklinde yerleşmiştir dilimize) … Bayramdan bir önceki gün, bayramın habercisi… Arafe günü, İlçede, köylerde ülkemizin bir çok yöresinden farklı olarak “mezarlık ziyaretleri” yapılır, kaybettiklerinin mezarlarına taşınan sular dökülür, mezar taşına oturulup dualar okunurdu. Hüzünlü anlar, anılarla yoğurulurdu. Mezarlık dönüşü hayat yeniden ve o yalan dünyanın hengamesinde akmaya devam eder giderdi.
Arafe günü, belirli yaşa gelmiş çocuklar uyarılır, “arefe günü kuşlar bile oruç tutar” yakıştırmasıyla teşvik edilirlerdi ramazanın son orucunu tutmaya.
Bayramdan önceki son “Pazar” daha kalabalık olur, Ladik, Erbaa ve Niksar gibi yakın İlçelerden gelen “pazarcılar”, gün boyu ve daha çok da hazır elbise, ayakkabı sat arlardı üzeri geniş çadırlarla korunaklı seyyar dükkanlarında.
Tüm pazarın denetimini sadece iki zabıta çavuşu yaptı yıllarca. Anmadan geçemeyeceğim. Hüseyin Çavuş (Hüseyin KAYA) ve Mehmet Çavuş (Mehmet TORUN)… Başlarında gümüş rengi ay yıldızlı şapkaları, lacivert üniformaları ile Belediyenin iki memuruydular.
Eski bayramlarda trafik de bu kadar yoğun olmazdı. Bayramı memleketlerinde geçirmek heves ve umuduyla yollara düşenlerin özel araçları da yoktu bu kadar. Çocukluğumun şoför esnafından cipci ya da taksicilerle önceden haber verilerek randevulaşanlar yakınlarını ziyarete ailece giderlerdi köylerine, kasabalarına… Ciplerde şoförün yanında iki kişilik koltuk, arkadaki bölümde karşılıklı oturma yerleri de bulunur, biraz sıkışıldığında, bütün aile fertlerini –dokuz on kişi- alacak kadar hacimli “toplu taşıma aracına” dönüşürdü cip… Komşumuz Kara Tahsin, Veyis Aganın oğlu Fevzi ÜNAL, Koç Yusuf, Cipci İsmail, Cipci Kenan, Cipci Enver aklıma gelenlerdendir. Başkalarının araçlarında şoförlük yapan gencecik simalardan; İlhan AKIN (Kantarcı Aziz Emminin büyük oğlu, arkadaşımız Ömer AKIN’ın ağabeyi, Dutluğun altında geçirdiği bir kazada gencecik yaşta yaşamını yitirmişti). Niyazi Bey’in küçük oğlu Gönül Özkan (Önceki yazıma yorum eklemiş ve santral bozulduğunda “Feleğin Bekir” Emminin, kendisini çağırıp santral motorunu çalıştırmak için cipiyle motora bağlı urganı cipiyle çekip motoru çalıştırdıklarından bahsetmiş.) PTT Emeklisi Necati AKKAN’ın oğlu, Arkadaşımız Emin AKKAN’ın ağabeyi (Cici) Erol AKKAN, daha yakın zamanlarda; Darma deresinden Ömer SAYAN, (babası Mevlüt YILMAZ ile kısa bir Almanya macerası da olan ve dönüşünde aldıkları otomobil ile taksicilik yapan) Halil YILMAZ, Dörtyol Köyünden Nazmi ÖZTÜRK, Darma Köyünden Musa GÜRER ve şu anda hatırlayamadığım daha niceleri…(İsmini andıklarımdan vefat edenlere Allahtan rahmet, yaşayanlara sağlıklar diliyorum.)
Bugünlerdeki kadar trafik kazası da olmazdı ülkede tabi o yıllarda. Araç sayısı azdı. Bugün daha bayrama iki gün olduğu halde; 19 insanımızın bayram için memleketlerine giderken yollarda yaşamını yitirdiği haberi gözüme çarptı gazetede…Bayram mı savaş mı belli değil…
Yarın Ramazan Bayramı.
Bayram, İslam Alemine, Milletimize huzur ve barış getirsin.
Bayramımız Kutlu Olsun. Nice Bayramlara, sevinçle, neşeyle ve güzelliklerle…

Celal GÜNER – Maarif Müfettişi- DÜZCE – 03.06.2019

Yorum Ekle