BİR AMASYALI ŞAİR: AHMEDİ

0

Amasya’da doğup yetişmiş, şahsiyet kazanmış ve dahi ilmi, bilgisi, kişiliği, sanatı, görevi, ünü, şanı ve şöhreti ile yıllar ötesine uzanmış zevatın tezkirelerini, hayat hikayelerini, diğer bir deyimle hal tercümelerini yazmak aklımın ucundan geçmezdi. Fakat, öyle bir durum ve hal hasıl oldu ki birdenbire böyle bir göreve kendimi mecbur bildim. Dış etkenler mi, iç etmenler mi veya başka saikler mi, bunun sebebini kendim de bilemiyorum.
Öteden beri çoğu zaman Amasya’nın dünden bugüne tarihini ve coğrafi durumunu, örf ve adetini, konuşma ağzını, düğününü, insan manzarasını ve hayat serüvenini irdeleyip üzerinde düşündüğüm ve hatta bazı yönleriyle kaleme aldığım tarafları oldu.
Çünkü Amasya, tarihe mal olmuş adıyla İris nehrinin beslediği vadide, tam da yerinde kurulmuş ve kurulduğundan beri adı hiç değişmemiş bir şehirdi. Ayrıca Ferhat ile Şirin hikayesi ile uzak milletlerin bile adını bildiği müstesna bir hatırata sahipti.
Bütün bu faktörlerin bir araya toplanmasıyla ve bazı diğer nedenlerle Amasya ile yakından veya uzaktan bağı olan şahsiyetleri tanıma ve tanıtma fikrimi, aklımda tutmaktansa yazıya dökerek paylaşma hissiyatımı ortaya koymam gerektiğine kendimi ikna ettim.
Amasya’nın değerli şahsiyetlerinden birine, büyük ve usta şair Ahmedi’ye selam olsun, rahmet olsun!
Ahmedi 1334 yılında doğmuştur. Ancak, kaynaklarda nerede doğduğu hakkında fazla bilgiye rastlanılmamıştır. Aslen Amasyalı olduğunu söyleyenler de olmuştur. Araştırmalarımda, Aşık Paşa ile aynı bölgeden olma ihtimali üstünde durulduğunu birkaç yerde gördüm. Bu beni heyecanlandırdı. Aşık Paşa dedesi tarafından Amasyalı bir zattı. Bu itibarla, gözümü kapatıp büyük şairin Amasya’da doğduğuna kendimi inandırmak istedim. Bu bilginin bir kaynağı yok. Sadece içimden bir ses bu konuda yanılmayacağımı söylüyor. Germiyan Beyliği’ne intisabı dikkate alınarak Kütahya’da doğduğunu öne sürenler var; başka da var.
Ahmedi 1413 yılında Amasya’da vefat etmiştir. Bu konuda herhangi bir bocalama, ihtimal, tereddüt dahi bahis konusu değildir. Mezar yeri ise henüz tespit edilememiştir.
Sahip çıkılmadığında ünlü şahsiyetlerin hiç umulmadık bir yerde yaşatılması ve orada vefat ettirilmesi gibi bir olgu, bir bilgi ortalarda dolaşmaya başlıyor. Bunu dikkate alarak sahiplenme arzusu şeklinde değil de gerçekten bir Amasyalı olduğundan emin olduğum hususunu burada işlemek istedim.
Asıl adı Tacüddin İbrahim bin Hızır’dır. Yanılmış olmamak için Amasya’daki ilk tahsili demek yerine, Anadolu’daki ilk tahsilinden sonra Mısır’a gitmiş ve orada dini ilimler yanında, edebiyat, şiir, hendese ve tıp eğitimi almıştır, şeklinde bir cümle kurmayı uygun buldum. Herhalde hakkında yazılan kaynaklarda, ilk tahsilini nerede yaptığı konusu muallakta bırakılmış.
Mısır’da Molla Fenari ve Hacı Paşa ile arkadaşlık kurmuştur. Yeri gelmişken söylemek gerekiyor. Mısır’daki tahsil hayatı zarfında İran şiiri ve şairleri hakkında bilgisini ve tecrübesini kuvvetlendiriyor. Şiir sanatını, kültürünü, zevkini, seyrini ve mazmunlarını Türk şiirine uygulamıştır.
14. asrın Anadolu ortamının kendisini sıktığını söylemek isterim. Çünkü yaşadığı dönemde Anadolu’da çok da müsait bir ortam yoktu. Beylikler hüküm sürüyordu. Kösedağ Savaşı sonrası Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştı.
Mısır dönüşünde Ahmedi Kütahya’ya geliyor ve Germiyanoğulları Beyliği’ne intisap ediyor. Sarayda hekim ve musahip olarak bulunma ihtimaline öncelik veriliyor. Bilinen o ki geçimini tabiplik yaparak sağlıyordu. Yazdığı şiirleri Germiyanoğlu Süleyman’a takdim etmiştir. Daha sonra Aydınoğulları’na intisap ediyor. Sonra da Osmanoğulları’ndan Yıldırım Bayezid oğlu Süleyman Çelebi’nin maiyetine giriyor. Ankara Savaşı sonrasında Fetret Devri Dönemi’nde Süleyman Çelebi ile ünsiyeti devam ediyor. Ancak onun ölümü üzerine Mehmet Çelebi’nin safına geçiyor ve Amasya’da yaşamaya başlıyor.
Ahmedi’nin yaşadığı dönemde devrin şartları zordu. Bu nedenle Ahmedi, farklı zamanlarda farklı kişilere şiirler yazdı ve takdim etti. Bilindiği gibi eski zamanlarda yazar ve şairler yazdıkları eserleri genellikle devlet adamlarına ithaf ederlerdi. Onların iltifatına nail olurlardı. Ahmedi Timur ile de karşılaşmış ve iltifatına mazhar olmuştur.
Şiir konusunda o kadar güçlü bilgi ve tecrübeye sahip olmuştur ki Anadolu’daki Türk Divan şiiri yapısının kuramcısıdır, demiş olmak mübalağa yapıldığı gibi bir sonucu doğurmaz. Bu arada bazı yazarlar aynı dönemde Kadı Burhanettin’den bahsederler ve bu iki şair için aynı konuda fikir birliği ederler.
Döneminde mesnevi, gazel, kaside, terkib-i bend gibi neredeyse divan şiirinin bütün dallarında eserler vermiştir. Dini ve tasavvufi konularda da eserler vermiş olsa da bu konular eserleri içinde şeker tadında kalmış, Ahmedi asıl ününü dini konuların dışında yazdığı şiirlerle sağlamıştır. Sosyal hayatın içinden kesitler sunmuştur. Şiirlerinde lirizmi işlemiştir. Mesnevilerinde didaktik şiirlere yer vermiştir. Tenkitlere maruz kalsa da söz ve edebiyat sanatlarını ustalıkla kullanmış ve sonraki nesillere öncülük etmiş, ustalık etmiş, yol açmış ve yol vermiştir. Aşk, tabiat, hayat temalarını işlemiş, örneklemiş ve esinlendiği şairlerin eserlerinden katkılar yapmış ancak kendi bilgisi, görgüsü, kültürü ve sanatıyla şiirlerine, eserlerine bambaşka bir tat katmıştır.
Etkilendiği şairler olarak ilk sıralarda Nizami, Firdevsi ve Emir Hüsrev gelir. Her ne kadar etkilenmiş olsa da eserlerini kendine dair kültür ve birikimlerine bağlı kalarak yazmıştır. Eserleri özgün, farklı ve niteliklidir.
Ahmedi’nin bir diğer özeliği dönemindeki ve kendinden evvelki şairleri tenkit edebilme gücünü kendinde bulmasıdır. Şairlere ve devlet adamlarına nasihat etmekten kaçınmamıştır. Tenkidi ve nasihatı kendine görev bilmiştir.
Hayatı hakkındaki bilgilerin yetersiz veya tutarsız olduğu yönünde yapılan eleştirel görüş, bu büyük ve önemli şahsiyetin tarihi ve edebi kıymetine gölge düşürmez.
Hat sanatıyla da ilgilendiği biliniyor. Minyatür sanatına dair de bilgiler düşülmüş kayıtlara.
Yazdığı eserlerden en önemlisi Divan’ıdır. Ahmedi’yi bu denli ünlü yapan eseridir. Dokuz bin beyittir. Bir beyitle misal vermek gerekirse diyor ki: “Gülü bülbül arasında işit kim / Gece subha değin ne maceradır.”

Diğer bir eseri İskendername’dir. Genceli Nizami’den esinlense de yukarıda da geçtiği gibi asla birebir aynı değildir. Emir Süleyman Çelebi’ye sunmuştur. Makedonyalı İskender’e ait tarihi olayları naklederken aynı zamanda, ilave bir bölüm ile Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsetmiştir. Belki de Osmanlı hakkında yazılmış ilk yazılı kaynaktır. Osmanlı hakkında yazdığı bölüm üç yüz otuz dört beyittir. Mesnevi’de yine Mevlid bölümü yer almıştır. Belki de bu da ilktir. Özgün olması babında kendi bilgi, kültür ve birikiminin sonucu olarak İskender’in Sistan şahı Gülşah’a olan aşkını anlatan bölüm de epeyce yer tutmaktadır. Toplamda on bin beyittir.
Cemşid-ü Hurşid: İranlı şair Selman Saveci’nin aynı adlı eserinden mülhem kaleme aldığı beş bin beyitlik eser, Selman’ın yapıtının aynısı değildir. Konusu aynı olmakla beraber Ahmedi bu esere de farklı, özgün bir dokunuşla hayatın içinden tatlar katmıştır.
Tervih’ül Ervah: Tıbba dair manzum eseridir. On bin beyiti geçen eser önce Emir Sultan’a sonra Çelebi Mehmet’e ithaf edilmiştir.
*
Tezkire, hal tercümesi veya hayat hikayesi, toplum içinden çıkmış nadide ve müstesna şahsiyetlerin tanınmasına ve bilinmesine sebep olur. Yazdıklarıyla, eserleriyle, yaşadıklarıyla, tasvir ettikleriyle bize, geçmişten misaller, örnekler, maceralar, manzaralar, serüvenler sunarlar. Geleceğe ışık olurlar, mum olurlar, yanarlar ve yandıkça ışık saçarlar. Bu ise, arayıp da bir türlü bulup hayatın içine sokamadığımız nice yeniliklere, icatlara, kültüre, medeniyete, kaliteye, fikre el verir, öncülük eder.
Günümüzün önemli eksiği herkesin her şeyi bildiği yönündeki algıdır. Doğrudur. Kimin hangi konuda ne kadar bildiğini kimse bilemez. Ancak bir eser çıkaramadıkça ortaya, bilginin ve tecrübenin bir mana ifade etmesi mümkün değildir.
Öyle diyor, çok önemli bir yazar: “Ekmeğin karın doyurduğunu bilmeyen yoktur. Ama bu bilgi, uygulanmadığı müddetçe ekmek karın doyurmaz. Bilgi amele, uygulamaya dönüşmelidir.”
Selam ve dua ile.
Enver SEYHAN

Yorum Ekle