SİYAH ÖNLÜK, BEYAZ YAKALI YILLAR VE MUSTAFA DİLEK ÖĞRETMENİM

Yeni bir eğitim öğretim yılının ilk günlerindeyiz. Milli eğitim sisteminde köklü değişim ve dönüşümler yaşanıyor. Milli Eğitim Bakanı başta olmak üzere milli eğitim yetkilileri bu değişim ve dönüşümle ilgili ilk bilgileri basın aracılığı ile toplumla paylaşıyorlar. Ayrıca milli eğitim taşra teşkilatındaki yöneticiler ve okul yönetimleri de birinci elden velileri bilgilendirmeye çalışıyorlar.

Şehirlerin cadde ve sokakları ile çarşılar rengarenk giysili öğrenciler ve telaşlı velilerle dolup taşıyor. Anlaşılıyor ki başta öğrenciler olmak üzere veliler, öğretmenler ve tüm eğitim çalışanları yeni bir eğitim öğretim yılına mümkün olduğu kadar en az sorunla başlayabilmenin heyecanı ve tedirginliği içindeler.

Etrafımızda eğitimle ilgili bu döngü bu minval üzere cereyan edip dururken gözümde yarım asır kadar önceki okul yılları canlandı bir an. Bir Anadolu kasabasında geçen ilkokul yılları, hatırlanması bile insana tatlı bir mutluluk veriyor. Öğrencilerin siyah önlük giydiği ve beyaz yaka taktığı yıllar. Sınıfımızdaki bir iki memur çocuğu hariç çoğunlukla erkek öğrencilerin kara lastik, kız öğrencilerinse naylon ayakkabı giydiği yıllar! Erkeklerin üç numara traşlı, kızların saçları iki örgülü ve beyaz kordelalı yıllar.

Kız öğrenciler kitap defter ve diğer ders araç gereçlerini bezden dikilmiş çantalarda, erkekler ise marangoza yaptırılan tahta çantalarda taşırlardı. Tahta çantalar aynı zamanda karlı kış günlerinde en eğlenceli ulaşım aracımız, kızağımızdı. Ankara’nın, Anıtkabir’in, Cumhuriyeti’in, millet meclisinin, ay yıldızlı bayrağın ne anlama geldiğini ve düşmanların ve işbirlikçi padişahın ülkemizden nasıl kovulduğunu o yıllarda ders kitaplarımızdan ve öğretmenimizden duyup öğrenmiştik. “İzmir Marşı” hep birlikte okurken kendimizden geçer, “Bayrak” şiirin okurken gururlanır, coşardık. “Bu Vatan Kimin” şiiri okunurken gözlerimiz yaşarır, Orhan Veli’nin “Masal” şirini okurken çocuk ruhumuz kaygılardan azade Kaf dağına yolculuk ederdik.

Okulumuz iki derenin birbirine kavuştuğu üçgen vadi üzerine kurulmuş yeni inşa edilmiş beş sınıflı, uzaktan bakınca beyaz bir konak yavrusu görünümünde, o yıllara göre oldukça güzel bir yapıydı. Hemen yanı başında yine beyaz badanalı yan yana iki konuttan ibaret küçük öğretmen lojmanı yer almaktaydı. Okulumuzun bulunduğu vadinin iki yanındaki dere kenarlarında söğüt ve kavak ağaçları, yamaçlara doğru ise armut, ağlat, aluç, meşe gibi yöreye özgü orman ağaçları yükselirdi.

Üçüncü sınıfa geçtiğim sene benden iki yaş küçük kardeşim de birinci sınıfa başlamıştı. O sene okulumuza genç bir öğretmen atandı, henüz 16-17 yaşlarında görünüyordu. O, Mustafa Dilek öğretmendi ve kardeşimin öğretmeniydi. Kardeşim okul hayatına çok çabuk alışmış, öğretmenini ve okulunu çok seviyordu. Belli ki çalışkanlığı ile daha ilk günlerde öğretmeninin ve sınıfının gözdesi olmuş, her akşam evimizde öğretmeninden ve okuldan bahsederdi. Bazen de kardeşim onu evimize yemeğe davet eder, o da davete icabet ederdi. Böylece Mustafa Dilek öğretmeni ailece biraz daha sever olmuştuk.

Beşinci sınıfa geçtiğim sene bizim sınıfın öğretmeni başka bir yere atandığı için Mustafa Dilek öğretmen sınıf öğretmenimiz ve aynı zamanda okul müdür yetkilisi oldu. Daha önce kardeşimin öğretmeni olan yeni sınıf öğretmenimiz aynı zamanda kalender aile soframızın ve evimizin müdavimi misafirlerimiz arasında yer almıştı. Onu ailece çok severdik, bilhassa babam onunla sohbet etmekten büyük bir keyif alırdı.

Derken beşinci sınıftan mezun oldum ve öğretmenimizin de teşviki ve telkiniyle babam beni Ankara’da bir ortaokula yazdırdı. Ankara’da ikamet eden dayımlarda kalarak ortaokula başlamıştım. Aynı sene Mustafa Dilek öğretmenimizin de öğretmenliği bırakarak Ankara’da üniversite öğrenimine başladığını duydum. Öğretmenimiz, üniversitede okuduğu yıllarında da biz eski öğrencileriyle irtibatı hiç kesmedi.

Annesi ve kız kardeşiyle birlikte şimdi Mamak ilçesi sınırları içinde bulunan Saimekadın semtinde tek katlı bahçeli bir evde oturuyorlardı. Evleri kendilerinin miydi, kirada mı oturuyorlardı şimdi hatırlayamıyorum. Öğretmenimizin o yıllara göre oldukça ayrıcalıklı sayılabilecek eski model bir otomobili vardı. Bazen hafta sonları uğrar benimle birlikte ilkokuldan sonra sanayide çırak olarak hayata başlayan diğer okul arkadaşlarımızdan birkaçını alır, sinemaya veya Gençlik parkına görür gezdirirdi. Birkaç kez de bizleri Saimekadın’daki evlerine yemeğe götürmüştü.

Mustafa Dilek öğretmenim üniversiteyi bitirdikten sonra özel sektörde birim yöneticisi, ilerleyen yıllarda da üst düzey yönetici oldu. İlkokuldaki sınıf arkadaşlarımızdan köyden şehre gelmiş, düzenli ve sürekli bir işi olmayanlardan birçoğunu çalıştığı firmaya işe aldı. Bir süre sonra da kendi işini kurdu, önemli bir prefabrik konut firmasının sahibi ve yönetim kurulu başkanı oldu. Halen merkezi Ankara’da bulunan firmasında çalışma hayatına devam etmektedir. Bizim ilkokul öğrencisi olduğumuz yıllarında özel bir kutlama günü olmasa da şimdi her yıl kutlanmakta olan Öğretmenler Gününde kendisini daima arar, öğretmenler gününü kutlar ve halini hatırını sorarım. Zaman zaman kendisiyle telefon görüşmesi yapar, yarım asır öncesine varan eski günlere dair uzun sohbetler yaparız, anıları paylaşırız.

Geçtiğimiz yıl Ankara’da bulunduğum sırada bir gün öğretmenime bir sürpriz yapmak istedim. Her ne kadar ara sıra da olsa telefon sohbetimiz olsa da yüz yüze görüşmeyeli yıllar olmuştu. Yanıma ilkokulda aynı sınıfta okuduğumuz iki arkadaşımı da alarak öğretmenimin yönetim kurulu başkanı olduğu firmanın Yenimahalle’de ki yönetim merkezine gittik. Kapıdaki görevli bizleri üst katlardan birinde bulunan öğretmenimin çalışma ofisine götürdü. Belli ki misafirlerinin geldiği aşağıdan kendisine haber verilmiş, çalışma odasının kapısında karşıladı, bizleri karşısında görünce bir an durakladı, gözleri doldu. Üçümüzü de tek tek kucakladı, odasında bize yer gösterdi, oturduk. Kısa süreli suskunluğun ardından eski günlerden, şimdi artık mazi olan ilkokul yıllarından bahsettik. Çalışma odasının duvarlarına çerçeveletip astığı eski siyah beyaz fotoğrafları gösterdi. O fotoğraflarda yer alan arkadaşlarımızı tek tek isimleriyle anarak ne iş yaptıklarının yanısıra anne ve babalarının yaşayıp yaşamadıklarına varıncaya kadar sordu.

Sözlerinin sonunda uzun yıllar süren başarılı bir iş hayatı yaşadığından, maddi anlamda önemli bir servet ve itibar sahibi olduğundan bahsetti. Öğretmenim yaşlanmıştı oldukça kilo almış, saçları hafiften dökülmüş ve bembeyaz olmuş, nereden baksanız 65’in üzerinde görünüyordu. Gözleri bir an yine duvardaki siyah beyaz fotoğraflara daldı ve üzüntülü bir ses tonuyla “şunu yaptım bunu yaptım ama yarım asır kadar önce bir Anadolu kasabasında geçirdiğim o iki mutlu yılın hayatımda başka bir yer var, hiç unutamadım, keşke hep köy öğretmeni olarak kasaydım” dedi!

Yeni eğitim öğretim yılında değerli öğretmenlerimize ve sevgili öğrencilerimize başarılar diliyor, sevgiler yorum!

Yorum Ekle