PAKİZE 4

Gülcan Yenice ERDEM

Köyde çocuklar, kadınlar ve yaşlı erkekler kaldılar. Korkudan evlerine kapandılar, sokağa çıkamadılar. Evlerinin bahçesine ne ektilerse onu yediler. Tarlalarına gidip hasılatlarını toplayamadılar. Günler geçti, gidenlerden haber alamadılar. Korku ve gözyaşları bitmiyordu. Pakize’nin nişanlısı da babası da yoktu, haber de yoktu. Küçük Lâtif, Pakize ve anası aynı odada aynı yatakta yattılar. Gündüz sokağa bile çıkamıyorlardı. Bir komşuya giderken üçü beraber gidiyor beraber dönüyorlardı. “bu işin sonu ne olacak” diye herkes birbirine soruyordu. Bir gün yunan çeteleri bu köye de dadandı. Evleri gezip, para ve silah ne buldularsa alıp gittiler. Şimdi paraları da yoktu, silahları da. Anneler daha da korktu, “aman evlatlarıma dokunmasınlar da…”

Çok sürmedi bir öğlen vakti karşı komşularından acı feryatlar yükseldi. Kapılarını kapatıp kilitlediler ve üçü birden kucak kucağa sarılıp odanın bir köşesine sığındılar. Aradan ne kadar zaman  geçtiğini  bilemeden beklediler. Sesler azalıp geçtikten sonra, Safiye ana yavaşça bahçeye çıktı. Sakindi etraf. Komşudan konuşma sesleri geliyordu, merak etti çocuklarını da aldı yanına komşusuna koştu. Komşusu ayılmış bayılmış, berbat bir durumda, diğer çoluk çocuk ağlaşıyorlardı. Başka komşular da gelmişler, herkes korku içinde oturuyorlardı. Safiye komşusunun başına oturdu, ellerini ellerine aldı ovaladı. Etrafındakilere yavaşça  “ne oldu” diyebildi. Diğer bir komşu Safiye’yi dışarı aldı, bir kenarda anlattı olanları;

Aman be komşuumm, ne yapsak bilmem ki, bu Makbile’nin bir kızkardeşi vardı, hani öbür köyde. Rumlar basmışlar, ellerinde, evlerinde ne varsa almışlar. “Yiyeceklerimizi vermem, iki evladım var, ne yedireceğim onlara demiş kadıncağız.  Karşı gelecek olmuş. “Sen mi karşı gelirsin” demişler, çete  belası, hepsini korkutmak için diğer insanların ve çocuklarının gözü önünde kadıncağızı  ateşi yanan fırına atmışlar.  On yaşında bir çocuğu vardı, ağlayarak korkudan evin arkasında bir köşeye saklanmış. Küçük çocuğunu komşular almış evlerine kapanmışlar. On yaşında ki çocuk, evden uzaklara kaçmış.  Sonra fark edenler aramaya çıkmışlar. Daha haber gelmemiş, ondan da haber bekliyorlar.”

Safiye dinledikçe gücü tükendi, rengi gitti. Ellerini havaya açtı, “Rabbim evlatlarımızı bize bağışla” diye dualar etti. Komşusunun acısına ortak oldu, yanında kaldı, bekledi akşama kadar. Tekrar aldı evlatlarını yanına evine döndü. Çocuklarına tembih etti “sakın yanımdan ayrılmayın.”

Pakize’nin sabah ilk işi, ineğine, babasının eşeğine yemlerini vermek oldu. Yem bitmişti, ne vereceğini bilemedi. Bahçeye çıktı ot bulmaya çalıştı, ama bu kaç günlüktü. Annesi Safiye, az bir sayıda ekmek yaptı, pişirdi. Mahzun, korkak, bahçedeki sebzeleri suladılar. Bahçe kapısını açmaya, sokağa bakmaya korkuyorlardı. Yan komşuları geldi, acele bir haber getirdi. Kaçan kaybolan çocuğu bulmuşlar. Çocuk konuşamıyormuş, dili tutulmuş.”Üzüldüler, dertleştiler biraz. Pakize bir kahve pişirdi komşusuna, içtiler beraber, keyifleri yoktu.

Giden erkeklerinden haber yoktu. Hayat yüreklerine taş gibi oturmuştu. İnsanlar birbirlerine yardım ederek yaşamaya çalışıyorlardı. Bir ay, bir yıl, daha fazlası. Kimse geri dönmüyordu. Arada sırada çeteler uğrayıp, göz dağı vererek, sindiriyorlardı. Eziyet edip, “gidin buradan” diyerek baskı yapıyorlardı. Ellerindeki yiyecekleri ne varsa alıp gidiyorlardı. Son günlerde iyice azmışlardı.  Kızları olanlar nereye saklayacaklarını bilmiyordu. Köyde bir karar dolaşıyordu. “Bırakalım her şeyimizi, kaçalım buralardan, canımızı evlatlarımızı kurtaralım.”

“Nereye kaçalım?”

“Nereye olursa olsun kaçalım, gidelim buralardan. Dağlara kaçalım, ama kaçalım.”

Bir haber, bir saat içinde duyuldu, “esirlerden geri dönen olmuş.”

“Kim miş?, kim dönmüş. Gidelim, soralım, bizimkileri görmüşler mi?”

“Celil dedenin Ahmet gelmiş. Nazmi Aga’nın damadı gelmiş.  Nesibe’nin kocası gelmiş…”

Duyan herkes, gelenlerin evine, doluştu. “benim oğlanı gördünüz mü, kocama rastladınız mı. Ne kadar zayıflamışsın, hasta mısın.”

“Görmedik, hepimizi dağıttılar, yakında onları da gönderecekler. Kemal’den haber gelmiş, herkesi bıraktılar. “Kemal dedin mi korkarlardı.” Sağ salim gelirler inşallah.

Gelenler geliyordu ama gelemeyenler daha çok olmuştu. Hastalananlar, zayıflamış, tanınmayacak halde gücü tükenmişler geliyordu. Kapılarda gece gündüz bekliyorlar, gelenlerle sevindiler, gelemeyenlere ağladılar, ağıt yaktılar. Pakize’nin babası da geldi bir gün, ufalmış zayıflamış, tanınmayacak haldeydi. Mustafa beklendi, kapıda, duvar üstünde, köy meydanında. Bir türlü gelmedi ve haber çıkmadı. Bir çok aile aynı bekleyişte umutlarını yitirmemek için birbirlerini teselli ediyorlardı. Gelenlerin  kimisi  “öldü” haberini getirdi, kimisi için “görmedik, rastlamadık” dendi. Mustafa’ya rastlayan olmamıştı. Pakize, dualar ediyordu, “Ölmemiştir, gelecek Mıstafa’m …“

Mübadele kararı duyuldu, gidilecek buralardan. Anadolu’ya çağırıldılar. Evlerine, köylerine ay yıldızlı bayraklarını diktirmiyordu Rumlar. Demek ki kaybettiler bu toprakları. Hazırlıklar  yapıldı, taşıyabileceklerini alacaklardı yanlarına. Pakize, anasına babasına yalvarıyordu, “Mıstafa gelsin, bekleyelim, buralarda mı bırakacağız onu?”

Pakize, anası, babası, Mustafa’nın annesini ziyarete gittiler. Asme ağlaya ağlaya bitmiş neredeyse. Oğlundan başka kimsesi yoktu ki. “Oğlumu te burada beklesem, gitmem hiçbir yere. Öldürseler gitmem” deyip duruyordu. Safiye teselli etmeye çalıştı. Pakize sessiz sessiz ağlıyor, babası da,  “gelecek elbet, bekleriz beraber, ağlamayın” diyordu da kendisi de pek inanmıyordu söylediğine. Asme’yi  arada dolaştılar yalnız bırakmamaya çalıştılar. Pakize merakla babasına sordu;

“Baba, sahiden gelir mi Mıstafa, sen gelir dedin ya annesine?”

“Kızım ümit kesilmez ama, oralarda kimse kalmadı, esirleri gönderdiler, sağ kalanlar geldi. Ne denir ne olur bilinmez.”

“Baba be, gidecek miyiz, sonra oralarda bulabilecek miyiz?” derken Pakize ağlıyordu.

“İnsanlar gitmeye başladılar, her gün gurup gurup yola çıkıyorlar, başka ne yapabiliriz. Köy tenhalaştı. Biz de bırakacağız buraları. Allah ne yazdıysa razı olacağız, Kim isterdi ki böyle olsun.”

Bir hafta içinde sona kalanlar da toparlanıp çıktılar kapılarından. Mustafa’nın da annesini yanlarına aldılar. Zavallı kadıncağız yürümüyordu, adeta sürünüyordu.

Dağ yollarında insanlar vardı, tepelere yürüyorlardı. Gücü tükenenler, yollarda nefeslerini verdiler, yollarda kaldılar. Kimisi bilinmeyen bir yerde, bir ağaç altında, kimisi bir kaya dibinde. Kimisi dere kenarında çukuru kazıldı, toprak atıldı üzerine. Ömrü olanlar rüzgâra karışıp, Anadolu’ya ulaştı ve savruldular her bir yana.

Kaç gündür yollarda olan bu insanların üzerlerine yağmurlar yağdı. Arabaları ve hastaları ile aç , yalınayak yürüyorlardı. Yağmura, yağışa, güneşe ve açlığa dayanamayanlardan birisi de Pakize’nin babası oldu. Esaretten evine döndüğü zamanlar zayıf ve güçsüz kalmıştı, kendini toparlayamıyordu. Zor yolculuğa dayanamadı. Köylüleri onun da mezarını bir ağacın altına kazdılar. Safiye kadın, kocasının üzerinden bir avuç toprak aldı, avucunda sıktı ve gözünde yaşlarla öylece yürüdü. Lâtif annesinin elini bırakmadan hıçkırıklarla yanında yürüyordu. Pakize, annesi ve kardeşi, acıları ile ve yüreklerinin ateşiyle, yiyeceklerini taşıyan eşekleriyle  yola devam ettiler. Gözyaşları  ile yorgunluktan ve acıdan tükeninceye kadar ağıt yaktılar. Mustafa’nın annesinin de durumu iyi değildi. Yola çıktığından beri, ayakları onu götürmüyordu, geri  sürüklüyordu, yiyecek kabul etmiyordu, o da dayanamadı, ıssız bir yerde mezarını  yaptılar. Sayısızca canlar kaldı yollarda.

ANADOLU’ya  GEÇİŞ

Kimileri, akrabaları ile beraber yer aradılar. Ayrılmamak için çaba gösteriyorlardı. Akrabaları olmayanlar, komşuları ile ayrılmamaya, hatta ellerinden geldiğince köylüleri ile beraber olmaya çalıştılar. Karışıklıklar oldu, birbirilerini kaybedenler oldu, senelerce arayışlar içinde, bulanlar da oldu hiçbir zaman bulamayanlar da oldu. Bulamayanların sayısı daha çoktu. Pakize ailesiyle beraber, sevdiği bir arkadaşının ailesi ve birkaç aile ile aynı köye yerleştiler. Başka köylerden de aileler vardı, hep beraber yıkık dökük yerleri onarmaya çalışıyorlardı.  Pakize’nin dayısı ve ailesi başka guruplara karışmış, nereye gittiklerini bilemediler.

Kara kerpiç bir evde, Pakize, annesi ve kardeşiyle kaderlerine katlanmaya çalıştılar. Gece üstlerine örtecek bir örtüleri bile yoktu. Bahçelerden ot toplayıp yatak yerine kullanmak zorunda kaldılar. Üçü beraber koyun koyuna yatıyorlardı. Pakize’nin sevdası azalmıyor, çoğalarak yüreğini yakıyordu. Mustafa’sının verdiği mendili koynundan çıkarmadı. Yüreğinde tutunacağı tek dalı oydu. Kardeşiyle beraber anasına daha çok düşkün olmuşlardı. Diğer ailelerin  de durumları farklı değildi. Ailesinde  erkeği olanlar  için  işler daha kolaydı. Gündüzleri Pakize evde ve küçük avluda  bir şeyler ekerken, annesi komşularının bahçesinde çalışarak karşılığında aldığı bir miktar yiyecekle  eve dönüyordu. Buğday unu veya arpa unu getirdiği zaman ekmeklerini pişirdiler. Küçük kulübelerinin arkasında  bakımsız cılız bir armut ağacı vardı, üzerindeki küçük armutlar Safiye’yi sevindirmişti. Birkaç armudu doğrayıp, una karıştırarak ekmek yapıyordu. İki ekmek yerine üç ekmek pişirmiş oluyordu. Latif de annesi gibi, bahçelerde çalıştı, artık o erken büyümek zorundaydı. Yaz bitecekti ama arkadan gelen Kış soğuk geçecekti. Tek ümitleri kış boyu bahçelerine ektikleri sebzeler baharda onlara meyve verecekti. Pakize’nin küçük bahçesine ekeceği domates, biber patates ve dahası olacaktı.

“Ana mari, her şey ekeceğim, bak sen nasıl güzel yemekler yapacağım size. Şu kış bir çıksın.”

“Yağ alamadık mari kızım.”

“Olsun ana, yağsız olsun, elbet bir gün yağımız da olur.”

“Dayımlar neredelerdir acaba Ana?”

“Hiç bilmem be kızım, herkes köyden köye haber salıp  kaybettikleri yakınlarını arıyorlarmış, belki o da bizi bulur.”

Hayat zor ve insanlar suskun. İnsanlar kırık, dökük. Güçleri tükenmişti ama daha güçlü olmak zorundaydılar. Safiye’nin morali çok bozuktu ve düzelemiyordu. Ona güç veren, güç olan kocası yoktu. Tek başına, boynu bükük kızına ve ufacık yaşta tarlalarda çalışan oğluna kol kanat olmak zorundaydı. Akşam hava kararınca yorgun vücutlarını ot yataklarına bırakıp, uyuyorlardı, sabah gün ışımadan kalkıyorlardı. Safiye’nin derdi çocuklarını aç bırakmamak el kapılarına baktırmamaktı. Lâtif tarlalardan gelirken bulduğu çalı, odun ne varsa eşeğine yükleyip eve getiriyordu. Kışın ocaklarında yakıp ısınmak içindi. Odunu, çalıyı etraftan bulmak zor değil de, ayaklarında ayakkabıları kalmamıştı. Önce bir çift ayakkabı alabilirlerse, sonra ikinci çifti düşüneceklerdi. Lâtif, ayakkabıyı önce ablasına almalarını istedi. Anası ile ablası ise, önce Lâtif dediler. Köyde derme çatma da olsa bir küçük barınağı okul yapmışlardı. Lâtif okula gitmeli ve okumalıydı. Arta kalan zamanlarda, bahçelerde iş bulacak, eve yardımcı olacaktı. Safiye ana ise hiç durmayan, üreten bir ana idi, Pakize evde ve bahçelerinde çalışıyordu. Özlemle sakladığı mendilini eline alıp sıkı sıkı kalbinin üzerine bastırarak güç almaya çalışıyordu. Bazen umutsuzluklara kapılıp, hayata küskün bakıyordu. Lâtif, okul açılıncaya kadar koyun sahibi bir adama çobancılık yapmaya karar verdi. Koyun sahibi, Hamza dayı Lâtif’in çalışması ve çabalamasını sevdi. Günlük yiyeceğinin yanında, bir gün ona iyi bir koyunu hediye etti. Akşama doğru Lâtif sırtında azık çantası, yanında bir koyunla eve geldi. Anası şaşırdı;

“Oğlum, çocuğum, bu ne, niçin getirdin bu koyunu?”

“Ana, Hamza dayı verdi, senin olsun bu koyun dedi. Bu koyun benim artık. Gündüz otlattım besledim, sağarsan. Sıcak sıcak süt bile içeceğiz Ana.”

İşte o akşam koyunu aralarına aldılar, sevdi, sırtını okşadılar, sütünü içtiler. Yüzleri ilk defa gülüyordu. Odalarının yanındaki daracık bir sundurmaya, koyunu da eşeğin yanına bağladılar. Sabahları Lâtif koyunu ile giderken mutluydu. Kışın ilk aylarında havalar soğumaya başlamıştı. Evde ne varsa vücutlarına sarınıp yatıyorlardı. Onlar kimsesiz fakir, yoksul bir aile idiler. O günlerde,  iki ev uzaktaki komşuları Adil,  Safiye’ye geldi, bir teklif getirdi;

“ Safiye abla, sana bir teklif getirdim. Kasabada benim bir halam var, durumları çok iyi, kendine yardımcı bir kız arıyor, senin kızını söyledim onlara. Gelsin görelim dedi. Ev işi yapacak. Durumları çok iyi. Ver kızını hizmetçi olsun, bu yoksulluktan, köyden kurtar onu. Sen bilirsin.”

“Aman be komşum hiç düşünmemiştim, aklıma da gelmezdi. Ben düşüneyim, kızla da konuşayım sana haber verelim.”  Komşusu “ kal sağlıcakla, gelirim yine” dedi gitti.

Safiye’nin aklı karıştı. Ne düşüneceğini bilemedi. Çalıştığı toprağın üzerine oturdu biraz, düşündü… Bitanecik kızını nasıl verirdi. Yoksa bu yoksulluktan onu kurtarmalı mıydı? Akşam evine gidinceye kadar çalıştı, ama ne yaptığını pek bilemedi. Başlarında kocası olsaydı böyle mi olacaktı. Memlekette köylerinde olsalardı bunların hiç biri başlarına gelmeyecekti. Tekrar oturdu toprağa, ağladı, ağladı…  Akşam evine gelirken omzunda taşıyamayacağı kadar ağır bir yük hissediyordu.  Pakize’nin pişirdiği  domatesli, biberli yemeği yediler. Safiye namazını kıldı, tespihini eline aldı, Pakize’sini yanına oturttu;

 

“Kızım beni dinle, benim kafam karıştı. Komşu Adil geldi bu gün bana; Kasabada bir halası varmış, hali vakti çok iyiymiş, seni ona hizmetçi istedi, düşünün dedi.  Ben iki arada kaldım be kızım. Gözümün bebeği kıymetli kızım. Dayanabilir miyim yokluğuna. Gidersen, bu yokluktan kurtulur musun, iyi giyinirsin, karnın iyi doyar, sıcacık bir mekanın mı olur. Rahata mı erersin. Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Pakize şaşırdı sesini çıkarmadan anasını dinledi, sarardı, rengi kaçtı.

“Fakir olduk diye, be ana, dağılacak mıyız, bir daha bir araya gelir miyiz acaba?”

İkisi de sustular, konuşamadılar, düşündüler. Ya kalacak, ya gidecekti Pakize. İkisi de bir birinden iyi değildi.

“Ana giderim, olmazsa gelirim. Olmaz mı? Belki iyi olur, Lâtif’e defter kalem gönderirim oradan. Sana çorap alırım, kışın giyersin ayakçığına.”

“Kızıım memur maaşı alacak gibi konuşursun. Sen orada hizmetçi olacaksın, karın tokluğuna. Benim tesellim sırtın sağlam, karnın tok olacak. Kurtulursun belki.”

“Ana be, kendi çorabımı gönderirim sana, ne olacak bir çorap işte.”

“A be kızım, ben kimsenin bir şeyini istemem. Lâkin, eskileri olup da atacak olurlarsa attırma, onları gönderebilirsen bana gönder. Parçaları üst üste koyar dikerim, yorgan yaparım. Çaput yorganım olur.”

Ana kız konuştular, oldurmaya çalıştılar. Kırık dökük yattılar aynı yatakta. Lâtif uyumuştu, anası biraz ittirerek yanına girdi üçü beraber yattılar. Sabah Safiye işe giderken uğradı, Adil’lerin kapısına,  “olur” dedi. “Gitsin kızım”

Gidecekleri gün erkenden, Pakize’nin üzerinde yamalı elbisesi, başında örtüsüyle, kolunda bohçası, anacığının elini öptü sarıldı boynuna, Lâtif’i kucakladı, yanaklarını okşadı, öptü. Pakize, Adil’in eşine de veda ederken, “anama bak, kimsesiz kaldı” dedi, ona da veda etti. İki eşekle çıktılar yola.

Lâtif teselli etti anasını;

“Ağlama be ana gideriz abamı görmeye, çok uzak değil ki kasaba.” Dedi ama anası cevap veremedi.

Pakize, yol boyu gideceği yeri merak ediyordu ama Adil’e ne bir şey sordu, ne de söyledi, ağzını açıp sormadı da konuşamadı. Kasabaya vardıkları zaman gördüğü kalabalık ve insanların gidip gelmeleri ona tuhaf geldi. Daldılar bilmediği sokaklara. Kimi evler, daha düzgün, kimisi köydeki evlere benziyordu. Az geniş bir sokakta, diğerlerine göre düzgünce bir evin önünde durdular. Adil eşeğinden indi, Pakize de indi. Yüreği fena çarpıyordu. Adil duvarlarından ağaç ve tek tük gül dalları sarkan tahta kapıyı aralayarak seslendi;

“Hala, ben geldim… Halaaa…”

İç taraftaki kapı açılırken, Adil ile Pakize de girdi avluya. İç kapıda görünen ev sahibi kadın Adil’in halasıydı, merakla baktı Pakize’ye. Gözleri keskin bakışlıydı. Anasından daha yaşlıydı. Öne eğik duruyordu, belli ki belinde ağrıları  vardı. Elini kapıya dayadı, biraz daha baktı;

“Hala, sen yardım edecek bir kız bulun dedin ya, bizim köyden Pakize’yi getirdim, babası yok, anası  fakir. O sana baksın, sen da ona bakarsın.”

“E bre evladım ben bir kız isterim dedim de, ufak istedim, bu gelin olacak kızı ne yapayım.”

Pakize, ayakta beklerken neler hissetti neler çekti, onları pek ilgilendirmiyordu. Başını çevirdi bir yana öylece bekledi.

“Hala buluruz ufak kız, buluncaya kadar yardım eder Pakize.”

“De geçin içeri bakalım, geç kızım sen de.”

 Yazarımız Gülcan Yenice Erdem’in gerçek hayattan esinlenen bu öyküsünün devamı, yazarımızın yayına hazırlanmakta olan 3. kitabında yer alacaktır. 
Hikayenin devamı önümüzdeki aylarda sitemizde yayınlanacaktır. 

Yorum Ekle