PAKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE YURDUMDAN İNSAN MANZARALARI

Açılımın en önemli ayaklarından olan Demokrasi Paketi nihayet Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. Paketten çıkanlar üzerini birkaç gündür kamuoyunda lehte ve aleyhte tartışmalar sürüyor. Yazılı ve görsel medya başta olmak üzere siyasi parti liderleri ve temsilcileri de paketle ilgili görüşlerini paylaşmaya devam ediyorlar.

Bendeniz ise paketin açılmasından bir gün önce hafta sonunu değerlendirmek ve biraz kafamı dinlemek üzere şehirden çıktım. Ankara’dan hareketle İstanbul istikametine plansız bir şeklide trafikte ilerliyorum.

Kargasekmez’e varınca arabamın camlarını indirdim; dışarıda sonbahardan kalma güzel ve güneşli bir hava var. İnsanı dinçleştiren ve içini serinleten rüzgârı ciğerlerime çekiyorum. Yamaçlarda sararmaya başlamış meşe ağaçlarıyla birlikte kuşburnu, aluç, ahlat, yaban eriği gibi yöreye özgü ağaçlar bir sonbaharın daha ömrümüzden geçmekte olduğunu buruk bir şeklide hatırlatıyorlar sanki!

Kargasekmez’in kıvrımlarından süzülürken birden uzaktan şehir görünüyor. İşte Kızılcahamam, diyorum ve memleketimin havası suyu rüzgârı bile bir başka diyorum içimden. Sağ tarafta her türlü toplu aktivitelerin merkezi haline gelen tesisler, sol tarafta ise kadim şehir olanca canlılığı ile karşımızda artık. Ve şehrin giriş kısmında hâkim bir tepede büyük puntolarla yazılı “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazısı dikkatimi çekiyor.

Yazıyı okuyunca gizli mi aşikâr mı olduğunu anlayamadığım bir gurur duygusu sarıyor benliğimi! İyi ki Türk’üm, Türk doğmuşum diye gururlanıyorum. En az 1071’den beri buralar ata yurdu olmuş, bizlere emanet bırakılmış en kutsal mekânlar buralar diyorum. Bir kez daha memleketimi ne kadar çok sevdiğimin farkına varıyorum!

Kızılcahamam’ın MHP’li belediye başkanı da kim bilir ne büyük bir gururla ve vatan sevgisi duygusuyla bu yazıyı o hâkim tepeye asmıştır! Şehirde söyle bir tur atıyorum, bir iki esnafla merhabalaşıyorum, çay içiyorum, alış veriş yapıyorum. Ve şehrin ortasında Şehitler Ağacı’nın olduğu mini meydana gelip bir banka oturuyorum. Güneşe karşı bağırlarını açmış birkaç yaşlı adam, hızlı hızlı el örgülerini yetiştirmeye çalışan birkaç kadın, ellerinde balonları birkaç çocuk ve hatıra fotoğrafı çekmeye çalışan yerli turistler hayatın olunca kaygısızlığı ile devam ettiğini haykırıyorlar adeta.

Biraz daha yukarılara, Soğuksu deresine doğru ilerliyorum. Giderek rakımı yükselen ormanlık mesire alanı içinde yolun her iki tarafında yer alan yüzlerce piknik masasının hepsinin dolu olduğu dikkatimden kaçmıyor. Ne güzel, diyorum ve bu manzara ülkemizin refah seviyesi ve geldiği nokta hakkında da bir fikir ve gizli bir gurur duygusu veriyor.

Ve yine İstanbul istikametinde yolculuğa devam etmek üzere şehirden ayrılıyorum. Kızılcahamam çıkışında sol tarafta birkaç yıl önce açılışı yapılan Şehitler Anıtı dikkatimi çekiyor. Bir görevli oradaki ağaçların ve yeşil alanın temizliği ve bakımı ile meşgul, görevini yapıyor. Kutsal vatan toprakları için toprağa düşmüş aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle minnetle anıyorum. Onların aziz hatırlarıyla derin bir hüzün sarıyor içimi.

Biraz daha ilerledikten sonra ormanlık bir alanda duruyorum. Daha önce yolcuların veya yerli gezginlerin ateş yakıp mangal yaptıkları ocak yerinde ateş yakıyorum. Kendime mükellef bir sabah kahvaltısı ile öğle yemeği karışık bir menü hazırlıyorum. Karnımı doyuruyorum, tavşankanı çayımı yudumluyorum, içim ısınıyor.

Yolculuğa devam etmek niyetiyle tam kalkmak üzereyim ki bir askeri araç yanaşıyor yanıma. İçinden bir astsubay ile dört beş kadar er iniyorlar. Astsubay asabi bir ses tonuyla ormanlık alanda ateş yakmanın yasak olduğunu hatırlattıktan sonra birkaç kare fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor. Sonra ehliyet, ruhsat ve kimlik belgelerimi istiyor; kendisine uzatıyorum, arabamın plakasıyla birlikte resmini çekiyor.

Kibri üniformasına ve belindeki silaha kadar sinmiş bu kamu görevlisine; benim de kamu görevlisi olduğumu ve bir başka şehirde görev yaptığımı, tesadüfen burada durduğumu ve daha önce de burada ateş yakılmış olduğu için yasak olma ihtimalini düşünmediğimi, zaten işim bitmiş ve kalkmak üzere olduğumu filan izah etmeye çalışıyorum ama dinlemiyor. Astsubay; bana dönerek hakkınızda yasal işlem yapılması için ilgili orman işletme kurumuna bildirimde bulunulacak, belgelerinizi oradan takip edersiniz dedikten sonra aracına atladığı gibi oradan uzaklaşıyor.

Bir süre ne yapacağımı düşünemiyorum ve bir anda bu kısa seyahat benim için kâbusa dönüyor. Derken bir şekilde cep telefonumdan o ormanlık mevkiinin bağlı bulunduğu üst düzey kamu görevlisine ulaşıyorum. Anlattıklarımı dinledikten sonra; biraz bekleyiniz, size döneceğim diyor. Gerçekten de birkaç dakika sonra telefonum çalıyor, telefondaki ses bir yanlışlık olabileceğini belirttikten sonra yerimden ayrılmamamı ve evrakımın yine aynı görevli tarafından getirilip iade edileceğini söylüyor.

Gerçekten de aynı astsubay aynı timiyle birlikte bulunduğum yere geri dönüyor. Önce çok da içten olmadığı belli şekilde özür dilemeye ve bir yanlışlık olduğunu izah etmeye çalışıyor. Bense o an ne dediğimi, kendisine neler söylediğim şimdi burada yazmayacağım. Şehirlerin gürültüsünden ve dedikodusundan uzak, uçsuz bucaksız güzelim ormanın ortasında hafta sonum kâbusa dönüşüyor!

Yarım günlük bu sergüzeşti niçin anlattım? Şunu söylemeye çalışıyorum; siz istediğiniz kadar paket açınız, paketi en güzel yaldızlı ambalajlara sarınız her açtığınız paketi, nafile! Soğuk savaş dönemlerinden kalma jakoben bürokrasi ilkeleriyle yetiştirdiğiniz kamu görevlilerini değiştirmez, yeniden yetiştirmezseniz hiç bir şey değişmeyecektir. Bunun için 4 Ekim 2013 tarihli Hürriyet Gazetesinde Ahmet Hakan’ın köşesinde Eskişehir Valisine yapılan yedi tavsiyeyi tüm kamu yöneticilerinin okumasını diliyorum.

Bir de bir dahaki sefere o yoldan geçtiğim zaman Kızılcahamam’ın milliyetçi belediye başkanı o hâkim tepedeki “Ne mutlu Türk’üm diyene!”yazısını kaldırmış olacak mı? merak ediyorum, vesselam!

Yorum Ekle