17 Nisan Enstitülerinin kuruluşunun 86. yıl dönümü. Bugün Köy Enstitüleri üzerine konuşulurken çoğu zaman kolay bir yol seçiliyor. Bir parti adı söyleniyor, bir kişi suçlanıyor, konu birkaç cümle ile açıklanmış sanılıyor. Oysa ben, bir eğitimci olarak, yıllardır şunu gördüm: Köy Enstitülerinin kapatılmasını yalnızca bir partiye, bir hükümete ya da bir isme bağlamak, tarihin gerçeğini eksik ve yanlış okumaktır. Çünkü KÖY ENSTİTÜLERİNİ ASIL KAPATAN, KÖYLÜNÜN BİLİNÇLENMESİNDEN KORKAN ANLAYIŞTIR.
Köy Enstitüleri, yalnızca öğretmen yetiştiren okullar değildi. O okullar köy çocuğuna şunu öğretiyordu: “SEN KADERİNE RAZI OLMAK ZORUNDA DEĞİLSİN. TOPRAĞINI, HAKKINI, EMEĞİNİ SAVUNABİLİRSİN. AĞANIN KARŞISINDA EĞİLMEK ZORUNDA DEĞİLSİN. OKUYABİLİR, DÜŞÜNEBİLİR, SORGULAYABİLİR, ÜRETEBİLİRSİN.” İşte asıl korku burada başladı.
Çünkü yüzyıllardır köyde düzen belliydi. Ağa konuşur, köylü dinlerdi. Muhtar, imam, eşraf ne derse o olurdu. Okuma yazma bilen azdı. İnsanlar devleti, hakkını, kanunu bilmezdi. Köylü, kendisini yönetenlere mecbur bırakılmıştı. Köy Enstitüleri ise bu düzeni bozuyordu. Köye gelen öğretmen yalnızca okuma yazma öğretmiyordu; köylüye tarımı, sağlığı, dayanışmayı, örgütlenmeyi, hakkını aramayı da öğretiyordu. KÖYDE İLK KEZ AĞANIN KARŞISINA BİLGİ ÇIKIYORDU.
Bu nedenle Köy Enstitülerine yönelen tepkinin temelinde “komünistlik” değil, çıkar korkusu vardı. O yıllarda bir insanı susturmanın, gözden düşürmenin en kolay yolu ona “komünist” demekti. Kimse komünizmin ne olduğunu bilmezdi ama bu söz yeterdi. Ben de yıllardır aynı şeyi söyledim: Köy Enstitülerinde okuyan çocukların büyük bölümü komünizmin ne olduğunu bile bilmezdi. Onlar yalnızca ÇALIŞMAYI, ÜRETMEYİ, KİTAP OKUMAYI, SAZ ÇALMAYI, TOPRAĞI İŞLEMEYİ, DÜŞÜNMEYİ öğreniyorlardı.
Ama köyde bundan rahatsız olanlar vardı. Savaştepe’den köye dönen bir gencin yaşadıkları bunu açıkça gösteriyor. Köye geldiğinde komşusu “Hoş geldin” demiyor, “Çek oğlunu oradan” diyor. Çünkü okulda okuyan çocuk, artık eskisi gibi olmayacaktır. O çocuk, köydeki haksızlığı görecektir. AĞA İÇİN, ÇIKAR ÇEVRELERİ İÇİN ASIL TEHLİKE BUDUR.
Ben Köy Enstitüsünde okumadım. Benim öğrencilik yıllarım, daha önce Köy Enstitüsü olan, daha sonra İlköğretmen Okuluna dönüştürülen Ladik İlköğretmen Okulunda geçti. Bu nedenle Köy Enstitülerini kitaplardan değil, o ruhu yaşamış öğretmenlerden tanıdım. Okulumuzda kimya öğretmenimiz Arif Şendil ve eşi, tarım öğretmenimiz Niyazi Bey, Köy Enstitüsü döneminden gelen öğretmenlerdi. Onların derslerinde yalnızca bilgi öğrenmedik; KÖYE, İNSANA, ÜRETİME, EMEĞE NASIL BAKILMASI GEREKTİĞİNİ de öğrendik. Mezun olduktan sonra görev yaptığım yerlerde de Köy Enstitüsü mezunu öğretmen arkadaşlarla birlikte çalıştım. İlkokulda bizi okutan öğretmenlerimizin önemli bir bölümü de o anlayışın içinden gelen insanlardı. Bu nedenle Köy Enstitülerinin ne olduğunu, neyi değiştirdiğini ve neden hedef haline getirildiğini yaşayarak öğrenenlerden dinledim.
Ben yıllarca Anadolu’yu dolaştım. Amasya’da, Samsun’da, Ankara’da, Urfa’da, Gümüşhane’de, Trabzon’da, Muğla’da ve köylerde görev yaptım. Köy insanını da, köydeki güç ilişkilerini de yakından gördüm. Şunu çok iyi biliyorum: KÖY ENSTİTÜLERİNE KARŞI ÇIKANLAR YALNIZCA ANKARA’DAKİ SİYASETÇİLER DEĞİLDİ. Köydeki ağalar, büyük toprak sahipleri, bazı muhtarlar, bazı eşraf, çocuklarının köylü çocuklarıyla aynı sırada oturmasını istemeyenler, köylünün bilinçlenmesini kendi düzenleri için tehdit görenlerdi.
Bu nedenle meseleye “Şu parti kapattı”, “Bu parti sahip çıktı” diye bakmak kolaycılıktır. Çünkü Köy Enstitüleri kurulurken de, kapatılırken de siyaset aynı baskılar altında hareket etti. Dönemin siyasetçileri, köyde yükselen bu karşı çıkıştan etkilendi. İsmet İnönü’nün yıllar sonra söylediği şu söz aslında gerçeği ortaya koyuyor: “GRUPTA YALNIZ KALDIM. VEKİLLER KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASINI İSTİYORLARDI. BEN SİYASETÇİYİM, ONLARIN DEDİĞİNİ YAPTIM.”
Bu söz önemlidir. Çünkü bize şunu gösterir: KARAR YALNIZCA BİR KİŞİNİN KARARI DEĞİLDİR. Meclisteki milletvekilleri, onların arkasındaki güçler, köydeki çıkar çevreleri, yıllardır süren alışkanlıklar bu sonucu hazırlamıştır. Eğer o gün köylü bilinçlenmiş, toplum Köy Enstitülerinin ne olduğunu gerçekten anlamış olsaydı, hiçbir siyasi iktidar bu kurumları kolay kolay kapatamazdı.
1945’te tek parti dönemindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi, büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi tarafından belirlenen milletvekillerinden oluşuyordu. Milletvekilleri, halkın serbestçe yarışan adaylar arasından seçtiği kişiler değil; çoğunlukla DEVLET BÜROKRASİSİNDEN GELEN VALİLER, KAYMAKAMLAR, YÜKSEK MEMURLAR, SUBAYLAR, BÜYÜK TOPRAK SAHİPLERİ, EŞRAF, TÜCCARLAR, HUKUKÇULAR VE ŞEHİRLİ AYDINLAR arasından belirleniyordu. KÖYLÜ NÜFUS toplumun büyük çoğunluğunu oluşturmasına rağmen Meclis’te doğrudan KÖYLÜYÜ, İŞÇİYİ YA DA YOKSUL HALKI temsil eden milletvekili sayısı çok azdı. Bu nedenle 1945 Meclisi, halkın bütün kesimlerinden çok, DEVLETLE İÇ İÇE GEÇMİŞ YÖNETİCİ VE VARLIKLI KESİMLERİN ağırlıkta olduğu bir yapı görünümündeydi. Ayrıca Köy Enstitülerine ve köylünün bilinçlenmesine karşı çıkan ya da mesafeli duran kesim, Meclis’in yaklaşık YÜZDE 60-70’İNİ oluşturuyor; Köy Enstitülerini ve köylünün güçlenmesini açıkça savunan ilerici milletvekilleri ise ancak YÜZDE 20-30 dolayında kalıyordu.
Bugün bazıları, “Köy Enstitülerini CHP kapattı” diyerek kolay bir hüküm veriyor. Bazıları da bütün suçu yalnızca sağ partilere yüklüyor. Ben buna katılmıyorum. Çünkü o günkü şartlarda, hem CHP içinde hem de daha sonra gelen iktidarlar içinde Köy Enstitülerine karşı çıkanlar da vardı, onları savunanlar da vardı. SORUN PARTİ DEĞİL, ZİHNİYETTİ.
Köy Enstitülerini istemeyen zihniyet, bugün de farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor. Çünkü bugün de SORGULAYAN, DÜŞÜNEN, ÜRETEN İNSAN İSTENMİYOR. Bugün de ezberleyen, itaat eden, soru sormayan nesiller yetişsin isteniyor. Eğitimden bilimi ve aklı uzaklaştıran anlayış ile Köy Enstitülerine saldıran anlayış AYNI KÖKTEN BESLENMEKTEDİR.
Köy Enstitüsü mezunu İbrahim Belek’in anlattığı bir anı, bugün bile zihnimden çıkmaz. 2012 ya da 2013 yılında bir köy okuluna gider. Okul yeni yapılmıştır. İstenen bir yazıyı yerine asmak için uğraşırken öğretmenlerden kimse yardım etmez. Tam o sırada ortaokul çağındaki çocuklar koşup gelir. Kimi merdiveni tutar, kimi kabloyu, kimi tornavidayı. Hep birlikte işi bitirirler. Sonra öğretmenler odasına girer. İçeride bazı öğretmenlerin, o çocuklar için “Bunlardan adam olmaz” dediklerini duyar.
İbrahim Belek’in o gün söylediği söz çok önemlidir: “BU ÇOCUKLAR KÖY ENSTİTÜLERİNDE ÖĞRENCİ OLURLARDI. AMA BUGÜN ONLARI YETİŞTİRECEK BİR TONGUÇ BULAMAYIZ.” Bence de mesele tam budur. Sorun çocuklarda değildir. Sorun, onların içindeki ışığı görecek, elinden tutacak, yüreğine dokunacak öğretmenlerin azalmasındadır.
Köy Enstitülerinin kapatılmasının asıl acı sonucu da burada ortaya çıktı. KÖYLERDE OKUL KALDI AMA RUHU KALMADI. ÖĞRETMEN KALDI AMA KÖYE ÖNDERLİK EDEN ÖĞRETMEN KALMADI. Köylerde bir zamanlar öğretmen, sağlık memuru, postacı, nahiye müdürü, jandarma vardı. Köy yaşayan bir yerdi. Bugün ise pek çok köyde okul kapalı, öğretmen yok, gençler gitmiş. Geriye yalnızca cami hocası ve boşalan evler kalmış.
Taşımalı eğitim ile köy okulları kapatıldı. Çocuklar sabahın köründe servislerle kasabalara taşınmaya başlandı. Oysa köy okulu yalnızca ders yapılan bir bina değildi. KÖYÜN KALBİYDİ. Bayram orada kutlanır, tiyatro orada yapılır, toplantılar orada olurdu. Köy öğretmeni yalnızca ders anlatmaz, köylünün derdiyle ilgilenir, yol gösterir, çocukları şehirde okutmak için uğraşırdı.
Bugün yüz binlerce öğretmen atama bekliyor. Madem bu kadar öğretmenimiz var, neden köylerde yeniden bir eğitim seferberliği başlatmıyoruz? Neden her köye bir öğretmen, bir sağlık görevlisi, bir rehber göndermiyoruz? Neden köyde kalan iki çocuğu bile kaderine terk ediyoruz? Çünkü KÖY ENSTİTÜLERİNİ KAPATAN ANLAYIŞ HÂLÂ SÜRÜYOR: KÖYLÜ FAZLA DÜŞÜNMESİN, FAZLA SORGULAMASIN, FAZLA İSTEMESİN.
Oysa ben, bir eğitimci olarak, bu ülkenin yeniden ayağa kalkmasının yolunun eğitimden geçtiğine inanıyorum. Köy Enstitülerini birebir aynı biçimde yeniden açmak belki mümkün değildir. Ama ONLARIN RUHUNU YENİDEN YAŞATMAK MÜMKÜNDÜR. Çocukların üreterek öğrendiği, öğretmenin köyün önderi olduğu, sanatın, müziğin, tarımın, bilimin bir arada bulunduğu bir eğitim anlayışı yeniden kurulabilir.
Köy Enstitülerini kapatanlar aslında yalnızca bir okul modelini kapatmadılar. KÖYLÜNÜN AYDINLANMA UMUDUNU, YOKSUL ÇOCUĞUN ÖNÜNÜ, ANADOLU’NUN KENDİ İÇİNDEN YETİŞECEK AYDINLARINI ENGELLEDİLER. Bugün hâlâ bunun bedelini ödüyoruz.
Bu nedenle ben, Köy Enstitülerinin tarihine bakarken suçlu aramaktan çok gerçeği görmek gerektiğini düşünüyorum. ASIL SUÇLU, HALKIN BİLİNÇLENMESİNDEN KORKAN DÜZENDİR. O düzen dün “komünist” diyerek saldırıyordu, bugün başka sözler kullanıyor. Ama amaç değişmiyor: DÜŞÜNEN İNSANI SUSTURMAK.
Bizim görevimiz ise susmamak, gerçeği anlatmak ve bu ülkenin çocuklarına yeniden umut verecek bir eğitim anlayışını savunmaktır. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan ne saraylardır, ne büyük binalar, ne de gösterişli sözler… BİR ÜLKEYİ AYAKTA TUTAN, DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMİŞ, SORGULAYAN, ÜRETEN İNSANLARDIR.
İSMAİL ERDAL
EMEKLİ EĞİTİMCİ – MUĞLA


