Eskiler hatırlayacak, O TAŞOVA’nın ŞÜKRİYE TEYZESİYDİ…

 TUTTUĞUN ALTIN OLSUN.

Tuttuğum altın olsaydı ne olurdu? Ben de düşünürdüm bazen. Çocuktum, bu dilek hem hoşuma giderdi, hem korkardım. Her tuttuğum altın olsa ne yapardım. Mesela, annemi babamı, kardeşlerimi tutmazdım ve bir çoklarını… Tutmadan nasıl severdim ki? Fazla eşyaları bol bol tutardım, ne çok altınım olurdu.

Bu güzel dileği benim için  söyleyen, yaşlı ve gözleri hiç görmeyen Şükriye Teyze’ydi. O Taşova’nın “Kör Şükriye” Teyze’siydi. Gözleri görmüyordu ve hiç göremeden ömrünü bitirdi. O zamanlarda, “görme özürlü veya engelli” demesini bilmezlerdi. Görmüyorsa ancak  kör diye  ifade edilirdi. Taşova’da, Yeşilırmak’ın ötegeçesini bu yana bağlayan bir köprüsü vardı. Bizim evden görünüyordu. Benim Şükriye teyzem her gün o köprünün bu başında oturuyordu. Yazın güneşten korunmak için üzerini rast gele parçalarla kapatıyor, tostoparlak oluyordu. Annem bana seslenirdi, kardeşlerimden  hangimize rastlasa ona görev veriyordu;

“Kızııım, taze ayran vereyim, götür Şükriye teyzeye, hava çok sıcak serinlesin biraz.”

“Kızııım soğuk su götür, yüzünü gözünü yıkasın, yemekten de koydum, götür yesin.”

Hiç hayır demezdik, alışıktık. Şükriye Teyze, ne dualar ederdi, neler mırıldanırdı. O dualar onun ne kadar çok yardıma ihtiyacı olduğunun ifadesiydi. Kışın soğuk ve yağmurda  üzerini naylonla  kapatırdı, yağmur geçmesin diye. İnsan olduğu belli olmazdı o zaman. Üstü kapalı tostoparlak bir şey olurdu. Bir gün yağmur çok yağıyordu ve Şükriye Teyze evine  gitmek için bastonuyla acele acele yürümeye çalışıyordu. Annem yine seslendi. Koşarak gittim, uzaktan;

“Şükriye Teyzeee, bekle, düşeceksin.”  Sesimi duyar duymaz;

“A guzummm, geldin mi” dedi, sevindi. Ben bastonunun bir ucundan  tuttum,  o  bastonun diğer ucunda, ben önde, o arkamdan koşar gibi gidiyorduk. Evine kadar öyle gittik. Tahta kapısının bir yanı düşecek gibi duruyordu. Kapısında anahtar, kilit diye bir şey yoktu. Elimizle ittirdik girdik içeriye. Taban toprak, duvarlar badanasız, kimi yerde sıvalar çatlamıştı. Karşı duvarda odun yaktığı bir ocağı  vardı. Ocağını yakıyor muydu onu da bilmiyorum. Ocağın sol yanında, yerde çalı-çırpı duruyordu. Epey çalı-çırpı toplamış, nereden bulmuş bilmiyorum. Çalıları Bir kenarda duvar dibinde, el yordamıyla düzenli bir şekilde yerleştirmiş ve üzerine minder parçaları yaymış, kendine yatacak yer yapmış, orada yatıyordu. Bıraktım çıktım ama o yaşamı, o evi unutamadım. Sonra duydum, akrabaları da varmış, o zamanlarda duymamıştım, pek ilgileneni yoktu. Yalnız, kimsesiz zannediyordum.

Orta okulu bitirmek için son sene, tüm derslerden sınav oluyorduk. Gün aşırı bir sınavdı,  bir ay gibi bir zaman sürüyordu. Tarih dersimde zorlanırdım, hiç yüksek not alamazdım. Zayıf da almıyordum ama benim için zor bir dersti. Gün geldi, devran döndü, benim tarih sınavına gireceğim zaman geldi ve okul diploması almak için hazırlanıyordum.  Aradaki boş günümde elimden geleni yaptım, boş  günü değerlendirdim. Akşam olmadan, herkes gibi ben de elime bir küçük para aldım ve Şükriye Teyzenin yanına gittim. Para verip dua etmesini isteyecektim. Yanına geldiğimde “Şükriye Teyze ben geldim” dedim, sevindi. Yanına çömeldim, elini tuttum, avucunun içine minik paramı koydum;

“Şükriye Teyze, yarın sınavım var bana da dua et” dedim, der demez;

“Hiii”  diye şaşırdı, parayı o da benim elime sıkıştırdı,  “ah guzummm sen bana paranı verme. Ben sana dualar etmem mi? Paracığınla sen kendine kalem al çok yazılar yaz, çok oku. Allah tuttuğunu altın etsin. Sen oku öğretmen ol gel, benim evim senin olsun, memur ol evim senin olsun orada otur. Kira verme sen. Büyük okullara git, gurban olurum sana. Burada oturduğuma bakma, benim paraya ihtiyacım yok. Nideyim, neyleyim, yapacak bir şeyim yok, alışmışım buraya. İnsan sesi duyuyorum, o bana yeter.”

Ben yanından ayrılırken o dualarına devam ediyordu. Uzaklaşıncaya kadar da sesini duyuyordum. Kalem alırken yaşamımda hep hatırlayacaktım Şükriye Teyzeyi. Dedim ya annem bizi uyardıkça koşardık kimsesizlerin ve yaşlıların yanına. Kardeşlerimden kimi bulursa gönderirdi.

Kardeşimin anlattıklarında ise, ikisinin de karşılıklı tüm insanlığa örnek davranışları vardı. Elinden tutup evine götürdüğü zaman kardeşime para veriyormuş. Kardeşim almak istemiyor olsa da, Şükriye teyze ısrar ediyor, ısrarını geri çeviremeyen kardeşim, hatırı kırılmasın diye parayı alıyor, kapıdan çıkmadan uygun bir yere parayı bırakıp öyle çıkıyormuş. Sordum;

“Gülten, bıraktığın parayı o görmüyordu ki”  dedim.

“Abla nasıl alabilirim ki onun parasını.”

Kardeşim ona yardımcı oluyor, çünkü o görmüyor. Güzel bir töredir bu, büyüklere ve yardıma ihtiyacı olanlara, çocuklar koşar ve gençlerin görevidir, ailesi tarafından öyle yetiştirilir. Şükriye Teyze de yardımı karşılıksız bırakmıyor, gönül hoşluğu olsun diye elinde ki parayı veriyordu. Gülten’e  Menevşem  “menekşem” diye hitap ediyormuş.

Ben küçük kasabadaki orta okulumu bitirdim, mezun oldum ve sonraki okullar için kasabamızdan ayrıldım. Tatillerde evime geldikçe, Şükriye teyzeyi uzaktan, köprü başında görüyordum. Yine yorulmadan, altından akıp giden, Yeşilırmak’ın  köprü  başındaki manzarayı tamamlıyordu. Yanına gidemediğim zamanlar oldu. Ve o zamanlar nasıl geçti bilemiyorum. Hayatın akışını, akıp gittiğini insan çok geç anlıyor. Seneler sonra bir geldiğimde, Şükriye teyzeyi yerinde göremedim. Köprü eksik görünüyordu. Köprünün öbür tarafında ki ağacı bol olan dağı da eksik ve sessizdi  sanki. Telaşlandım, Anneme sordum;

“Şükriye teyze nerede Anne?”

“Kızım yaşlandı, sık sık da hastalanıyor, köprü ona uzak olunca gelmiyor. Şimdi merkezde  camiinin kapısında oturuyor.”

Onu görmem lazım, dedim. Çok olmuştu görmeyeli. Zaman nasıl da geçmişti. Evlenmiştim, yanımda eşim de vardı ve iki bebeğimle geliyordum artık evime. Annemle eski anılarımızı konuştuk, ”görmeye gideceğim kesin tanıyacaktır” diyordum. Konuşmalarımızı dinleyen eşimin ilgisini çekti;

“Hiç mi görmüyor” dedi.

“Evet, hiç görmüyor”

“Nasıl tanıyacak ki seni. Üstelik bunca yıl görmemişsin kendisini.”

“Tanır o beni, sesimi unutmaz benim.”

Eşim iyice merak etti, ”beraber gidelim, merak ettim” dedi. Ve iddia etti tanımaz diye. Ben ise düşündükçe özlediğimi hissediyordum.

Annem, eşime öneride bulundu;

“Önce sen git bak, camiye gelmişse öyle gidin, gelmediği zamanlar da oluyor” dedi.

Eşim gitti ve bir müddet sonra geldi, heyecanla orada olduğunu söyledi. İçeriye girmeden beni kapıda bekledi. Merakını yenememişti, belli oluyordu. Hazırlandım eşimle birlikte çıktık. Camiye geldiğim zaman, önce yanında durdum, baktım biraz, haberi yoktu, başını iyice eğmiş, yaşlanmış ufalmış yine tostoparlak bir şekilde sessizce oturuyordu. Üzüldüm, elde değildi. Eşime baktım, o da bana bakıyordu. Hafifçe eğildim ve Şükriye teyzeye, ürkütmeden seslendim;

“Şükriye teyze…” der demez kısılmış, yaşlanmış sesiyle çığlık attı. İki kere bile değil di tek seslenişimde ve anında bir çığlık koptu. Uzattı ellerini beni bulmaya çalıştı, ben de ellerini tuttum, kalkmaya çalıştı, kalkamadı, ben yanına çömeldim, sel gibi göz yaşı ile ellerimi durmadan öpüyordu. Ellerimi gözlerinden ve ağzından akan yaşlarla ıslatıyordu. Öyle bir özlem ki bir yandan adımı söylemeye çalışıyordu;

“Kulçanımmm, yavrummm. Nerelerdesin, iyimisin, guzummm.”  Kardeşlerimin hepsini tek tek sordu, bir yandan gözyaşları aralıksız akıyordu.

“ Eşimi getirdim yanımda o da sana hatır sormaya geldi” dedim, elini uzattı onun da ellerini tuttu okşadı. Eşimin ise gözleri doluydu ve yaşlar akmaya hazırlanıyordu. Hasret giderdik, kardeşlerimden de bilgi aldı. Vedalaştım orada bıraktım Şükriye Teyzeyi.

Ben tatil için senede bir kere gelebiliyordum, Taşova’ya çok uzaklardaydık, sık sık gelemiyordum. Bir sene sonra tekrar geldiğimde yine sordum anneme. “Öldü kızım Şükriye teyze.”

“Kızım Sizlerden sonraki gelen gençler başka geldi bu dünyaya, O yaşlı ve gözleri görmeyen kadına yardım etmeyi bırak, eziyet ettiler. Gülüp eğlenmek için oturacağı yere ucu yanık sigaralarını koyuyorlardı. Sigaraların üzerine oturduğu zaman yanınca ne yapacak diye üzülmek yerine eğleniyorlardı.

Ölümünden daha çok, annemin bu anlattıklarına üzülmüştüm.

Şükriye Teyzem, ben halâ kalem alıyorum. Kalem almayı seviyorum, elimden kalemim düşmüyor, sen rahat uyu. Menevşelerin seni unutmadı. Unutamazlar.

Kimi anneler, babalar vardı çocuklarının beslenme çantalarına,  iyilik, sevgi ve saygı  koyuyorlardı. Ve benim, anacığım, babacığım, bizim çantalarımıza yiyecekten çok, iyilik, saygı ve sevgi koydular. İyi beslensinler diye. Beslenme çantasında bolca iyilik, sevgi ve saygı olandan kötülük gelmezdi.

 Gülcan ERDEM

Yorum Ekle