“EL KÂRDA GÖNÜL YÂRDA”

 Ahmet Tüzün-Gazeteci
Bizim gönlümüz asırlarca, yaralı, sevdalı bir turna gibi kadim coğrafyamızda dolaştı durdu.
Bizim gönlümüz hep yâre düştü, yâri düşündü.
Gün geldi perdeler kalktı, duvarlar yıkıldı.
Mecnun’un Leyla’yı araması gibi bizim gönlümüz hep Turan’ı aradı durdu. Nihayet seven, sevilen sevdiğine kavuştu.
Yıllardır hasretini çektiğimiz ata yurdumuz Özbekistan’da, umduğumuzdan fazlasını bulduk.
Doğrusu, hep hayalimizde yaşattığımız kadim yurdumuza kavuşacak olmanın heyecanı, bizi daha yola çıkmadan kuşattı.
Buram buram kültür kokan, medeniyet kokan, ‘biz’ kokan, tarihin canlı tanığı gibi ayakta duran, Bursa’nın, Konya’nın kardeşi Buhara… Hâfızasının bir yerinde o ululuğunu hep taşıyan ve günümüze kadar getiren Buhara…
Buhara’nın ortasında asırlardır muhafaza edilmiş “Eski Buhara” şehri insanı bir anda bin yıl geriye götürüyor. Kanımızı kaynatan otantik müziğin eşliğinde, tarihi yapılar arasında yürüdükçe, kendimizi, zaman tünelinde geçmişe yolculuk yapar gibi hissediyoruz.
Birbirinden ihtişamlı eski ama eskimez yapılar… kaleler, mescitler, medreseler, hanlar, hamamlar… insanı kollarına alıyor, sarıp sarmalıyor; “Sen buralısın, sen buraya aitsin, sen buradansın!” diyor.
İçimize, kadim çağlardan ilahi bir derviş nefesi üfleniyor.
Daracık bir sokağın ahşap yapıları arasında oluşan gölgeye sığınmış bir ihtiyar, ellerini açmış dua ediyor… Sokağın diğer ucunda küçük çocuklar, geçmişi geleceğe taşır gibi telaşla ve heyecanla oynuyor… Büyük medresenin kuytu bir köşesinde başını kalbine doğru bükmüş bir fâni, oturduğu yerden bir yerlere gidip geliyor.
Tarihi hanların içinde birbirinden maharetli ellerden çıkmış işlemeler, ürünler, mütevekkil bir edâyla sahiplerini bekliyor… Esen rüzgârla nazlı nazlı dalgalanan ipek bir şal, köşede sessizce sırasını bekleyen bir ney, vitrininden çıkmaya hazır bir elişi bıçak, hâsılı bütün eşya, rolünün ve öneminin farkında olarak, bulunduğu yerde ağırlığıyla duruyor. Tek tek ve hepsi birden, sizi kendine çekiyor.
Mavi masmavi bir otağda Emir Timur, Torunu Babür’ün saçlarını okşuyor… Az ötede Celaleddin Harzemşah kılıcını çekmiş, dünyaya meydan okuyor…
Ecdat bütün ruhaniyetiyle sizinle oluyor.
Bırakamıyor, ayrılamıyor, uzaklaşamıyorsunuz.
Sakin ve huzurlu insanlar etraftan gelen müziğin ritmine tempo tutarak raksederken ve kalabalıklar onlara alkışlarıyla iştirak ederken, siz kendinize geliyorsunuz..
Buhara böyle ve daha fazlası…
Ya Taşkent….
Yeşillikler içine kurulmuş bir şehir.
Sakin, huzurlu, ferah ve muntazam.
Şehir henüz çarpık yapılaşmayla ve yüksek gökdelenlerle tanışmamış. Düzenli yapılar, yeşillikler arasında, olduğundan daha güzel görünüyor. Caddeler alabildiğine geniş ve trafik su gibi akıyor.
Yola adımınızı attığınızda bütün araçlar sizin geçmeniz için duruyor. “Öncelik yayanın, öncelik hayatın” lâfı burada gerçekten uygulanıyor. Klakson sesi duymuyor, trafikte kavgaya şahit olmuyorsunuz.
Caddelerin iki tarafında yaya kaldırımları, yeşil alanlar ve su kanalları var. Yağmur yağdığı zaman sular seller sizi, aracınızı veya ailenizi alıp götürmüyor. Su kanalları gerekeni yapıyor.
Yemekleri birbirinden lezzetli. Özbek pilavı Türkiye’de de meşhur. Taşkent’in dört bir yanında büyük kazanlarla pişirilen pilavlar, müşteriler tarafından akşam olmadan, hava kararmadan tüketiliyor.
Güzel yiyecekler, yoldan geçenler görüp özenmesin diye dükkanların, lokantaların içinde sergileniyor. Dışarıdan baktığınızda yiyecekleri göremiyorsunuz. Ülkemizdeki gibi vitrinlerden dışarı taşıp sizi özendirmiyor. İnsana saygının değişik bir medeni tezahürü.
Stresin, gürültünün olmadığı, huzuru arayanları davet eden, sâkin bir şehir.
Unutmadan söyleyelim, Taşkent’te bütün yollar Emir Timur’a çıkıyor. Şehrin tam ortasında Ulu Timur’un at üstünde ihtişamlı bir heykeli var. Şehir planlamasına göre, bütün caddeler, bütün yollar bu devasa heykele çıkıyor. Başkentin sekiz büyük caddesi var ve bu caddelerden birinin adı da Ulu Turan.
Ceddine rahmet.
Konakladığım otelde, çalışanlarla üç gün sonra akraba gibi olduk. “Biz zaten akraba değil miydik?” diye sordum kendime. Ve cevabımı verdim:
-Evet!
Bütün dostlarıma tavsiye ediyorum… Özbekistan benim için, gidip görülesi yerlerin başında geliyor. Size de öyle gelecektir.
ÖZBEKİSTAN’IN YÜZÜ
SPORLA GÜLÜYOR…
Özbekistan tarihinde spor önemli bir yer tutuyor. Ananevi, tarihi sporların yanısıra, olimpik dallarda da Özbek sporcular uluslararası mühim başarılara imza atıyor.
Ülke, birçok olimpiyat ve dünya şampiyonu yetiştirmiş.
Güreşte Artur Taymazov , Alexandr Dokturishvili, halterde Akbar Djuraev, Ruslan Nurudinov, taekwondoda Ulugbek Rashitov, boksta Bakhodir Jalolov, Fazliddin Gaibnazarov, Shakhobidin Zoirov, Hasanboy Dusmatov, Mahammatkodir Abdoollayev, teniste Akgül Amanmuradova, futbolda Eldor Şomurodov gibi dünya çapında başarılı Özbek sporcular, ilk akla gelenlerden birkaçı.
Benim burada temas etmek istediğim başka bir şey var. İki haftalık Özbekistan seyahatimde gördüm ki, Özbekler sporu seviyor ve sevmekle kalmayıp çok da önem veriyor. Bunun gereğini yerine getirmek için de, spor tesisleri kullanışlı, pratik ve en yüksek verim alınabilecek şekilde düzenlenerek işletiliyor.
Hepsinden önemlisi, genç bir rüfusa sahip olmaları. Sokaklarında çocuk bulunmayan ülkelerin geleceği karanlıktır. Oysa Özbekistan; parklarında oynayan, sokaklarında koşan çocuklarla dolu.
Bu genç nüfus, Özbekistan’ın parlak geleceğinin en önemli güvencesi olarak görülüyor.
Buhara’da ve Taşkent’te spor tesislerini bir bir gezdim, inceledim. Yetkililerle, yöneticilerle, antrenörlerle, sporcularla görüştüm, konuştum. Herkes, işinin ve ne yaptığının bilincinde. Telaşsız ama kararlı bir şekilde görevini yürütüyor. Spor yapanlar sadece spora ve başarılara odaklanmış durumda.
Özbekistan Sport Bakan Yardımcısı sayın Shakhrillo Makhmudov ile Taşkent’te makam odasında yaptığımız görüşmede, öncelikle kendisine “Türk Dünyasında Ortak Sporlar” isimli kitabımı hediye ettim. Sonra Özbekistan’da sporun gelişimi hakkında konuştuk. İki ülke arasındaki sportif işbirliğinin gereğinden ve öneminden bahsettik.
Ben, Özbekistan’da sokakların cıvıl cıvıl güzel çocuklarla dolu olduğunu söyledim ve “bir ülkenin sokaklarında ne kadar çok çocuk varsa, o ülkenin geleceği o derece parlaktır” dedim.
Sayın Bakan bana Özbekistan’da spor sisteminin nasıl işlediğinden ve tesislerin verimli kullanımından bahsetti.
Neredeyse olimpiyatları düzenleyebilecek seviyede tesisleri var.
Herşey saat gibi tıkır tıkır işliyor.
“Ağustos’ta İslam Oyunları için Konya’da olacağız, görüşelim” dedi.
Görüşeceğiz değerli dostum.
Burada yazıyorum; altyapıdan gelecek Özbek sporcular pek yakında Asya’da, Avrupa’da ve bütün dünyada isimlerinden söz ettirecek, kürsülerde yer alacak ve madalyaları toplayacaktır.
Selam olsun kardeş Özbekistan’ın asil spor hamlesine ve parlak geleceğine…

Yorum Ekle