ŞİDDET OKULA KAPIDAN DEĞİL, TOPLUMUN İÇİNDEN GİRİYOR
URFA VE MARAŞ’TAN YÜKSELEN ÇIĞLIK: TOPLUM NEREYE GİDİYOR?
Ben bir emekli eğitimci olarak Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanan bu acı saldırılara yalnızca bir “asayiş olayı” gibi bakamıyorum. Çünkü okul dediğimiz yer, toplumun kendisini yeniden ürettiği en temel kurumdur. Eğer çocukların, öğretmenlerin ve velilerin gözünde okulun güvenliği sarsılıyorsa, aslında yalnızca bir bina değil; TOPLUMUN GELECEĞE OLAN İNANCI SARSILIYOR demektir. Nitekim 14 Nisan 2026’da Şanlıurfa/Siverek’te bir lisede düzenlenen silahlı saldırıda 16 kişi yaralandı; 15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’taki ortaokul saldırısında ise 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi yaralandı. Bu iki olayın arka arkaya yaşanması, meseleyi bireysel sapma olmaktan çıkarıp daha geniş bir toplumsal alarm haline getirmiştir. Türkiye’de örgün eğitim sistemi yaklaşık 17 milyon 956 bin öğrenciyi ve 1 milyon 187 binin üzerinde öğretmeni taşıyan devasa bir yapıdır. Bu büyüklük, eğitim meselesinin artık yalnızca müfredat ya da sınav tartışması olmadığını; aynı zamanda sosyal bütünleşme, psikolojik dayanıklılık, eşitsizlik, güvenlik ve toplumsal barış meselesi olduğunu açıkça gösteriyor. Öğrenci sayısının bu kadar yüksek, öğretmen yükünün bu kadar ağır olduğu bir sistemde, okulun yalnızca ders anlatılan yer olarak görülmesi zaten başlı başına yanlıştır. Okul artık aynı zamanda sosyal gerilimlerin yansıdığı, aile içi sorunların taşındığı, ekonomik sıkışmanın hissedildiği ve dijital çağın baskılarının öğrencinin ruhuna işlendiği bir alana dönüşmüştür.
Benim kanaatimce bu olayların verdiği ilk mesaj şudur: TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL GERİLİM AİLEDEN SOKAĞA, SOKAKTAN OKULA TAŞMIŞTIR. Çocuk, sabah evinden yalnızca çantasını alıp okula gelmiyor; evdeki huzursuzluğu, çevredeki öfkeyi, sosyal medyadaki dili, siyasetteki kutuplaşmayı, mahalledeki güvensizliği de beraberinde getiriyor. Bu nedenle okulda yaşanan şiddeti yalnızca okul müdürüyle, nöbetçi öğretmenle ya da kapıdaki güvenlikle açıklamak mümkün değildir. Çocukların ve gençlerin davranışları, içinde yaşadıkları toplumun aynasıdır. Eğer toplumda öfke dili sıradanlaşmışsa, anlaşmazlıkta konuşmak yerine tehdit öne çıkıyorsa, sabır ve empati zayıflamışsa bunun yansıması eninde sonunda eğitim kurumlarında da görülür. Bu, benim yılların öğretmenlik ve müfettişlik deneyiminden çıkardığım en net sonuçlardan biridir. Son olayların ardından MEB’in riskli okullarda polis ve devriye uygulamasını vurgulaması, güvenlik ihtiyacının artık istisnai değil, sistematik biçimde ele alındığını da gösteriyor.
Ancak ikinci önemli nokta şudur: GÜVENLİK TEDBİRİ GEREKLİDİR AMA TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİLDİR. Elbette riskli bölgelerde okul çevresinin korunması, giriş-çıkış kontrolü, erken uyarı mekanizmaları ve kriz yönetimi şarttır. Fakat okulun kapısına polis koymak, toplumun içine işlemiş huzursuzluğu tek başına çözmez. Çünkü şiddet çoğu zaman kapıdan değil, zihinden ve duygudan içeri girer. Öğrencinin öfke kontrolü yoksa, aidiyet duygusu çökmüşse, kendisini değersiz hissediyorsa, aile ve okul arasında sağlıklı bağ kurulamıyorsa; güvenlik ancak olay olduktan sonra müdahale eder. Esas mesele, olay olmadan önce çocuğu ve genci topluma bağlayacak iklimi kurabilmektir. OECD’nin son çalışmaları da akran zorbalığı, aidiyet ve sosyal-duygusal becerilerin öğrencinin iyi oluşu ile doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor.
Buradan okul programlarına geliyorum. Son yıllarda uygulamaya alınan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; sosyal-duygusal öğrenme becerileri, bütüncül yaklaşım, değerler ve okul temelli planlama gibi başlıkları öne çıkarıyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu yaklaşım, yalnızca akademik başarıyı değil; karakter gelişimini, beceriyi ve sosyal yönü de dikkate alan bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle doğru bir arayış barındırıyor. Ancak ben bir emekli eğitimci olarak şunu açıkça söylemeliyim: PROGRAMLARIN GÜZEL YAZILMASI YETMEZ, SINIFTA YAŞATILMASI GEREKİR. Eğer öğretmen ağır bürokrasi altında eziliyorsa, rehberlik hizmetleri yetersizse, sınıflar kalabalıksa, okulun sosyal çalışmaları göstermelik kalıyorsa; en iyi program bile kağıt üzerinde kalır. Eğitim programı, çocuğun zihnine kadar ancak öğretmenin niteliği ve okulun iklimi kadar ulaşabilir.
Benim üzerinde özellikle durduğum üçüncü mesele öğretmen yetiştirmedir. Türkiye’de öğretmenlik mesleği için yeni yasal çerçeve içinde Millî Eğitim Akademisi kurulmuş, hazırlık eğitimi ve mesleğe geçiş süreçleri yeniden tanımlanmıştır. Kanun ve yönetmeliklerde öğretmenliğin özel bir ihtisas mesleği olduğu, hazırlık eğitiminin belli süre ve içerikle yürütüleceği açıkça belirtiliyor. Bu arayışın önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü öğretmen yalnızca alan bilgisi taşıyan kişi değildir. Öğretmen, SINIFTA GERİLİMİ DÜŞÜREN, ÇOCUĞUN RUHUNU OKUYAN, AİLEYLE BAĞ KURAN, TOPLUMSAL YARILMAYI YUMUŞATAN İNSANDIR. Bu yüzden öğretmen yetiştirme yalnızca diploma ve sınav meselesi olamaz; psikoloji, çocuk gelişimi, çatışma çözümü, rehberlik, kriz yönetimi ve etik duruş da işin merkezinde olmalıdır. Yeni Akademi düzenlemesi bu boşluğu doldurabilir; ama bunun sonucu ancak uygulamanın niteliğiyle anlaşılır.
Öğretmen sayısındaki artış da tek başına kaliteyi garanti etmez. Resmî veriye göre 2024-2025 eğitim yılında öğretmen sayısı 1 milyon 187 bin 409’a çıkmış, bir önceki yıla göre 18 bin 513 artmıştır; ayrıca 2025 yılı için 15 bin yeni sözleşmeli öğretmen ataması yapılmıştır. Bu rakamlar sistemin kadro bakımından büyüdüğünü gösterir. Fakat sahadaki asıl soru şudur: BU ÖĞRETMENLERİ HANGİ OKUL İKLİMİNE, HANGİ SOSYAL KOŞULLARA, HANGİ DESTEK SİSTEMİNE GÖNDERİYORUZ? Eğer genç öğretmeni yalnız bırakır, onu yalnızca sınav başarısından sorumlu tutar, psikososyal yükleri yönetebilmesi için desteklemezsek; sayı artar ama etki sınırlı kalır. Öğretmenin itibarı, mesleki güvenliği ve okul içindeki söz hakkı güçlenmeden eğitimde huzur kurulamaz.
Bu acı olayların verdiği dördüncü mesaj, Türkiye’de okul ile toplum arasındaki bağın yeniden düşünülmesi gerektiğidir. Eskiden okul, mahallenin en güvenli ve en saygın yerlerinden biriydi. Bugün ise okulun etrafındaki sosyal doku zayıfladığında, o koruyucu çember de daralıyor. Velinin okulla ilişkisi yalnızca not ve sınav üzerine kurulmamalı; rehberlik, ortak sorumluluk ve çocuk takibi üzerine kurulmalıdır. Yerel yönetimler, sağlık birimleri, sosyal hizmet uzmanları ve güvenlik birimleri okulun dışında değil, okul çevresindeki tamamlayıcı halka olarak çalışmalıdır. Çünkü bir öğrencinin öfke, yalnızlık, zorbalık ya da dışlanma işareti göstermesi; çoğu zaman sadece okulun değil, bütün mahallenin ve kamu kurumlarının birlikte görmesi gereken bir uyarıdır. UNICEF’in Türkiye verileri ve bölgesel raporları da çocukların önemli bölümünün şiddete maruz kalabildiğini, ruh sağlığı ve korunma başlığının eğitimden ayrı düşünülemeyeceğini ortaya koyuyor.
Benim açımdan en can alıcı nokta şudur: BİR ÜLKEDE EĞİTİM SADECE MÜFREDATLA DEĞİL, TOPLUMUN KURDUĞU DİLLE YÜKSELİR YA DA ÇÖKER. Eğer çocuk sabah evinde hakaret duyuyor, televizyonda öfke görüyor, sosyal medyada linç diliyle karşılaşıyor, siyasette uzlaşma yerine düşmanlaştırma izliyorsa; okuldaki değerler eğitimi bununla tek başına baş edemez. O yüzden bu saldırılardan çıkarılması gereken ders yalnızca “okullarda güvenlik artırılsın” değildir. Elbette artırılsın. Ama asıl olarak, TOPLUMDA SAYGI DİLİ YENİDEN KURULSUN, ADALET DUYGUSU GÜÇLENSİN, ÇOCUK KENDİNİ DEĞERLİ HİSSETSİN, ÖĞRETMEN YALNIZ BIRAKILMASIN, OKUL REHBERLİĞİ GÜÇLENDİRİLSİN demek gerekir. Çünkü çocuklar, kendilerine nasıl bir toplum bıraktığımızı davranışlarıyla bize geri gösterirler.
Bir emekli eğitimci olarak benim vardığım sonuç şudur: Urfa ve Maraş’taki bu acılar bize, eğitim sisteminin yalnızca ders kitabı ve sınav sistemiyle onarılamayacağını bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin sosyal yapısındaki kırılmalar, ekonomik baskılar, kutuplaşma dili, aile içi gerilimler ve gençlerin ruhsal yalnızlığı; okul duvarlarını çoktan aşmıştır. Bundan sonra yapılması gereken, güvenlik tedbirlerini elbette almak; ama bununla birlikte öğretmen yetiştirmeyi güçlendirmek, rehberlik ve psikososyal desteği yaygınlaştırmak, okul programlarını sahada uygulanabilir hale getirmek ve toplumun tamamında daha yumuşak, daha adil, daha insani bir dil kurmaktır. Çünkü OKULU KORUMAK, SADECE ÇOCUĞU DEĞİL; CUMHURİYETİN YARININI KORUMAKTIR.
İsmail Erdal – Emekli Eğitimci
Muğla 15.04.2025


