TÜRKİYE’DEKİ İLAÇ ŞİRKETLERİNİN AMACI NE?

Ülkemizin Tıp alanında yetiştirdiği Doktor kalitesi dünyanın hangi seviyesinde?
Diye bir soru ile başlamak istiyorum bu yazıma;
Asıl soru veya yazının ana fikri bu değil aslında. Yani, meselemiz doktorlardan çok, ülkemizdeki “kullanılan ilaçlar” yazının asıl konusu.
Türk Tabipleri gerçekten dünya ile yarışacak seviyede olanları da var, vasatın bile altında kalacak bir çok Doktor’da var ülkemizde. Bunu eleştirmiyorum her Doktor’un yetişme süreci olduğundan böyle bir şeyin olması doğal bir durum zaten. Türk Doktorlarına güveniyorum ve kendimizi onlara rahatça emanet edebiliriz gerçekten… Hele şu pandemi günlerinde hepimiz onların milletimiz için savaşını ve gayretini ayakta alkışlıyoruz. Onlara gerçekten minnettarız.
Ancak; Doktorlar konusunda itirazım olan tek bir konu var. Onuda söylemeden geçemeyeceğim doğrusu. Ülkemizde veya bizden tıp alanında daha gelişmiş ülkelerde yetişmiş dünya çapında doçentlerimiz, profesörlerimiz var. Ne hikmetse zaman içerisinde ülkemizden ayrılıp Almanya, Amerika ve İngiltere gibi ülkelere gidip ülkemiz insanına hizmet etmek yerine farklı ülkelere giderek gittiği ülkelere yerleşiyor. Konu daha çok kazanmak meselesi değil bence. Bir daha geri dönmüyorlar. Bu nedenle ülkemizde yüksek ihtisas gerektiren hastalıklarla baş etmek zorlaşıyor.
Bu işin başında ise Fetö’nün olduğuna inananlardanım. Ülkemizde sadece tıp alanında değil, Mühendislik, Fizik ve Kimya gibi önemli alanlarda da durum böyle. Gerçekten dünyayı değiştirecek fikir ve becerilere sahip olağan üstü yeteneklere sahip yetiştirilmiş insanımız konusunda durum aynı. Özel bir çalışma ile ülkemizdeki yetiştirilmiş özel insanlar bir el ile tutulup o ülkelere taşınıyor bir şekilde maalesef.
Hatta bu süreci 30 senedir nereye gidecek bakalım, bu işin sonu, diye takip edenlerdenim bende. Hangi iktidar geldi geçti ise ülkeden bu durum değişmedi bir türlü. Bir zamanlar TUBİTAK’ta ki meçhul ölümleri hepimiz hatırlarız. Ülkemizin hizmetinde kalıp hizmet etmeyi seçen bu üstün nitelikli kişilerin akıbetinin böyle üzücü bir şekilde olması hepimizi derinden yaralamıştı. Sonrasında ise Milli Piyade Tüfeği MPT-76 ve MP-5 silahlarına ilişkin bilgileri ABD’de silah fabrikası sahibi ve MKEK’nin ABD temsilciğini üslenen Kutlay K.’ya sattığı iddiasıyla 29 yıldan 6 aya kadar hapis cezasıyla yargılanan Makine ve Kimya Endüstrisi (MKEK) Kırıkkale Silah Fabrikası eski Genel Müdürü Mustafa Tanrıverdi 12 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu şahsın Genel Müdürlüğü zamanında üstün zekalı dehalarımız, okullarını birincilikle bitirmiş bir çok Doktor ve Mühendisimizin üzerine kapılar kilitlenip, ellerine bir proje dahi vermeden o boş odalara yıllarca tıkıldıkları günleri iyi biliyoruz. Amaç ülkemizin gelişmesini amaçlayan bu kurumu işlevsiz hale getirmekti. Daha sonrada bir çok üstün nitelikli insanlarımız TÜBİTAK’tan koparılarak Kamu ve Özel sektörde yetişmeleri için gönderildi. Ama FETÖ mevzuları patlayınca özellikle tıp alanındaki her branştan yetişmiş Doktorlarımız ülkemizden kaçmaya başladı.
Neyse mevzu bu değil aslında yazımda;
Asıl meseleye gelelim!
Asıl mesele: Ülkemizde kullanılan ilaçlar!
Siz hiç; Devlet Hastanelerinde bir tane bile şeker hastasının iyileştiğini, bir böbrek veya tansiyon hastasının ilaçsız veya Diyalize girmeden yaşayabildiğini, Kanser hastalarını iyileşebildiğini, Kalp hastalarının ilaçsız hayatlarını idame ettirebildiğini gördünüz mü?

Dünya ilaç endüstrisi -diğer adıyla “Big Pharma”- bugün bazı kesimler tarafından halk sağlığı yararına değil, tam tersi zararına hizmet eden bir sektör olarak suçlanmaktadır. Tedavi satmak için yeni hastalık icat edildiği, kanserin çaresinin kar amacıyla gizlendiği, aşılarla şifa dağıtmaktan çok toplumların zehirlendiği ve benzeri birçok komplo teorisine inanan kişi sayısı gün geçtikçe artmakta. Ben doktor değilim elbet bunu tesbitte söz sahibi bile değilim.
Ancak iddialar can sıkıcı. Sanmayın ki bu sadece ülkemizde böyle. Amerika, İngiltere, Almanya ve İsrail dışında tamamen böyle. Hatta Amerika’da bile yakın bir durum bu mesele.
Dünyanın en büyük ilaç firmalarında CEO’luk yapmış Roland Diggellmann, ilaç firmaları ile ilgili bir itirafta bulunuyor ve diyor ki, “İlaç şirketleri için tedavi edilmiş her hasta, kaybedilmiş bir müşteri demektir. Çoğu ilaç firmasının felsefesi, ‘öldürmeyin ama sakın iyileştirmeyin’ şeklindedir. Kanser, şeker, tansiyon, kalp, kemik erimesi, bu hastalıklar şirketler için altın yumurtlayan tavuklardır. İlaç firmaları kansere tedavi filan aramıyor, insanları kanserli bir şekilde daha uzun süre yaşatıp sömürmeyi hedefliyorlar. Dünyanın bunu bilmeye hakkı var” diyor. (Kaynak Enteresan Bilgiler Ansiklopedisi). Sayın CEO nihayet lütfetti, biz de öğrendik.
Kendimden bir örnek vereyim. Yaşımız ilerledi normal bir durum belki evet ama, Prostat büyümesi var dediler bir sürü testten sonra. Doktor bir ilaç yazdı (İsmini vermeyeyim teşhire girmesin) ve yazarken de bazı yan etkilerinden söz etti. Yahu arkadaş bir erkeği yok etmenin ve onu hayattan düşürmenin başka imkanı olamaz. Böyle bir ilaç resmen Atom bombası bir insana. Ne faydasını gördüm, üstüne birde yan etkileriyle uğraşmaya başladım doğrusu. Neyseki bir dostumla sohbet esnasında bana önerileri oldu. İnanmasam da tek çare o zaman oydu diyelim. Harfiyen dediklerini yaptım. Ne mi diyeceksiniz? Brokoli kürü uyguladım doğrusu. Öyle muhteşem bir şey olamaz. 3 aylık bu kür sonrası sık sık tuvalete gitmekten şükür kurtuldum.
Ülkemizde kullanılan bir çok ilacın niteliği kimyasalların birleştirilmesinden oluşuyor. Nerede o Lokman Hekimimiz? Hikayesinde ölüme bile çare bulmuş biliyorsunuz. Allah buna müsaade etmediği için, ölüme çare bulduğu reçetesinin Seyhan Nehrine uçup karıştığı bile söylenir. Tabi ki efsanedir anlatımı buna şüphe yok ama Doğal çözümleri, bilimselliğe dökmenin çalışmanın eseri bile yok ülkemizde maalesef. Doğal yöntemler (çiçekler ve doğa) ilacın içerisinde yok bile. Canan Karatay gibi bir kaç isim savunuyor bazı doğal yöntemleri. Ancak bu yöntemler bilimsellikten uzak sadece bir kaç kişinin fayda gördüğü tesadüfi iyileşmelerden ibaret.
Bir ara Türkiye’nin önemli bir profesörü olan Ziya Özel, “Anvirzel” markası ile bilinen Nerium Oleander (N.O.) ekstrelerinin mucidi Dr. Ziya Özel, 1988 yılında TRT’de katıldığı bir televizyon programında kansere zakkumla çare bulduğunu iddia etmişti. TRT’deki programdan sonra “Zakkumcu Ziya”’ olarak anılmaya başlanan Özel ardından Amerika’ya gitti ve bir daha Zakkumcu Ziya Özel geri dönmedi. Özel, gazete sayfalarını günlerce meşgul etmişti. Türk Tabipleri Birliği, Özel ve TRT hakkında halkın sağlığına zarar verecek yanıltıcı beyan ve yayınlar yaptıkları iddiasıyla soruşturma açılmasını talep etmişti. TTB hakkında günümüzde epey bir eleştirel konuşmalar var biliyorsunuz. Bu ayrı bir konu. Devlet Bahçeli “TTB kapatılmalıdır” bile dedi biliyorsunuz. Arkasında siyasetçilerin olduğu her kurum bakan köre benzetirim hep. Bu sadece TTB için değil her kurum İçin bu böyledir zaten. Kapatılması aksine yanlıştır. Ancak TTB’nin ülkenin Tıp konularına kendisini adaması gerekir. Siyasetçiden ve siyasetten uzak olması gerekir. Bağlı bulundukları ülkenin insanlarının hizmetinde olması gerekir. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye’deki tabipleri temsil eden bir meslek örgütüdür. Tabiplerin haklarını korumayı, tabiplik mesleğini temsil etmeyi ve ahlakını korumayı, tıp eğitimine katkıda bulunmayı ve Türkiye halk sağlığını geliştirip yaygınlaştırmayı amaç edinmelidir.

Ama ne hikmetse Amerika’da ve dünyanın bir çok ülkesinde sonrası bu bitki kullanılmaya başlandı. İsrail’de hatta kanser ölümlerinin yaşanmadığı bilinmektedir. Bu yüzden olabilir mi?
Kanada Windsor Üniversitesi Kimya ve Biyokimya Bölümü bir araştırma yürüttü; sonuçlar, kanser hastaları için yeni bir umut teşkil ediyor. Karahindiba kökünün, vücuttaki sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri etkili bir şekilde öldürdüğü keşfedildi. Hatta bu bu bitkinin Türkiye’de de yetiştiği biliniyor. Bilim adamları, bu bitkinin kökünün kemoterapiden daha iyi olduğunu keşfettiler; çünkü kemoterapinin aksine, karahindiba yalnızca kanserli hücreleri öldürüyor.
Birde Balon balığı meselesi var Kanser tedavisinde, Bilinen tek faydalı özelliğinin ise içerdiği toksinin bir kaç yıldır farmakolojik alanda kullanılması olduğunu bildiren Yrd. Doç. Dr. İnci Tüney; “Türün, kanser hastalarında etkili bir ağrı kesici olarak kullanılabileceği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Sodyum kanallarını hızlı bir şekilde bloke ettiği için kardiyak aritmi, migren, romatizma, nevralji, eroin yoksunluğu tedavilerinde kullanılabilirliği kanıtlanmıştır” diye konuşmuştu hatırlayanlar bilir bu konuşmayı.

Bu çözümler elbette derinliğine bilimsel olarak araştırılması gerekir.
Birde ülkemizde milyarlarca borçlanarak yapılan dört duvardan oluşan Şehir Hastanelerinin Amerikan ilaç şirketlerinin üssü olmaktan kurtarmak gerekir. Muayene için gittiğimizde elinde bir çanta ile Doktoru kapıda bekleyen ilaç pazarlamacılarını sıklıkla görürsünüz. Doktorlara ilaçlarının ne kadar etkinliği olduğunu anlatmaya çalışırlar hep.
Sonrası mı?
Sonrası yan etkileri, Hastayı iyileştirmekten çok zehirlemeyi ve başka hastalıklara kapı aralayan Atom Bombası gibi ilaçlarlar. Dünyada bizim ülkemizdeki kadar Hastaneleri dolduran bir toplum yoktur kesinlikle. Neredeyse büyük şehirlerde 10-15 gün sonrasına ancak randevu alabiliyorsunuz. Bu ilaçlarla iyileşemeyen tonlarca hastalar ordusu haline geldik maalesef. Devletin bu yanlış ilaç politikası yüzünden hastalıklar ülkesi haline geldik ne yazık ki.
Hastanelerimizin mükemmel binalar olduğuna şüphem yok. Daha iyileri de mutlaka olmalıdır. Devletin yaptığı Hastanelere tek kelime itirazım yok. Ancak ilaç politikamız yok. Üretim yapacak yerli firmalar dahi hammaddeyi başka ülkelerden temin ediyor. İlaç hammadde üretimi maalesef yüzde yüz yerli ve milli değil. Basit ağrı kesicilerin bile hammaddesi yurt dışı kaynaklı. Bu ilaçların hepsinin yan etkileri fazla. Faydasından çok zararı mevcut. İyileştirmek yerine seni ömür boyu bu ilaçları kullanmaya mahkum ediyor. Neden tedavi edici ilaçlar yerine ömür boyu kullanmaya mahkum olduğumuz ilaçlar niye? Her ev bir ilaç deposu gibi adeta.

Peki Türkiye’deki ilaç şirketlerinin amaçları ne?
Ülkemizi daha hasta bir toplum haline getirdikleri kesin ortada. Daha fazla bu ilaç konusunu uzatmak istemiyorum konu net ve açık. Bu konu uzmanları tarafından bir masaya yatırılıp uzun uzun ameliyata muhtaç.
Türkiye’de bulunan hastanelerin birçoğunun branşlara ayrılarak, aynı branş eğitimini almış Doktorların aynı branş Hastanelerinde toplanması gerekir. Nasıl mı? Mesela Beyoğlu’nda Galata Kulesinin arkasında bulunan Göz Hastanesi gibi mesela. Bu da yeterlimi değil elbette. Burada ki Hekimlerin bir kurul ile her haftanın belirli günleri toplanıp en iyi deneyimleri bit birine aktarması gerekir. Çünkü deneyimli Doktorların tedavi yöntemlerini ileriye taşıması İçin en acemi Doktorunun bile bir kaç yılda gelişimine yardımcı olacaktır.
Üstün niteliklere sahip Profesörlerimizin öncülüğünde, Türkiye’nin TIP ÜSSÜ’nün eski Atatürk Havalimanının tamamında bir araştırma geliştirme merkezi kurularak Türkiye Tıp Araştırma ve Geliştirme Merkezinin kurulması ülkemizi Dünyanın en önemli Tıp Merkezi haline getireceğinden asla şüphem yoktur. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir bir yazımda bu konuyu yazmıştım.
Bu yazımdan etkilenen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun geçtiğimiz günlerde Atatürk Havalimanı’nın virüsle mücadele kapsamında hastaneye dönüştürülmesi için çağrıda bulunmuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise tam bir buçuk sene önce kapanan Atatürk Havalimanı’nın salgın hastanesine dönüştürüleceğini söylemiş ve oraya üstün körü de olsa bir Pandemi Hastanesi yapmıştı. Neyse bu konuyu bir kez daha gündeme taşıyarak buranın bir Pandemi Hastanesinden öteye Türkiye’nin
Türkiye Tıp Araştırma ve Geliştirme Merkezinin kurulmasını tekrarlıyorum. Millet Bahçesi yapılması güzel bir fikir ancak, o zaman içinde bol yeşil alanın olduğu bir Tıp Merkezi olması daha yakışık alacaktır.

Sevgi ve selamlarımla

Naci Özkan

Yorum Ekle