OLUĞU AĞLAYAN ÇEŞME… Gülcan Yenice ERDEM

OLUĞU AĞLAYAN ÇEŞME

Güvendik  (Erizdağ veya Herizdağ) Köyüm. Dağın tepesinde bir yatır varmış, Eriz Baba Tekkesi. Adını oradan almış olabilir mi bilmiyorum. Ama Güvendik nereden olmuş, onu da bilmiyorum. Benim bildiğim çocukluğumda Erizdağ idi. Muhacirlere göre Erizdağ, Taşova’nın yerleşik halkına göre Herizdağ. Bu söyleme farkı hep vardı, devam ededursun, Güvendik oldu.

Kuru çeşmenin sırt tarafındaki arazide Güvendik köyü ilkokulu vardı. Kuruçeşmeyi ayakta tutan  duvarının devamı, okul çevresi olmuştu. Okul 1949 da yapılmış. Okul ve çeşme sırt sırta vermiş, birbirlerine destek olmuşlardı. Sorsanız, biri bırakacak, öteki anlatacak gibi duruyorlar. Baktım çeşmeye, baktım okula, düşündüm.  Gerilere, geçmiş yıllara gittim…

”Anlatsana kuru çeşme” dedim.

Kuru çeşmeye ve eski taş duvarlara, yaşını doldurmuş emektar  okula, Değerli Öğretmenim,  Mustafa Garip dil oldu.

“ Kuruçeşmenin yaşı bilinmiyor belki ama, okul, 1949 dan beri ayakta kaldı. Okuttu, mezun etti, nice köy çocuklarına ışık oldu, yaşlandı. 1967  yılında yeniden yapıldı. Okul bahçesinin duvarları ile beraber çeşme duvarı da 1986 da onarıldı. Sonuçta, şimdilerde yeni dediğimiz okul da eskidi;

“Onaracağız okulumuzu ama köye hizmeti değişecek. Sosyal hizmete emek verecek. Köy konağı adı ile şekil bulacak. Düğün evi, toplantı salonu, aktiviteler için hazırlayacağız.” Diyordu, Mustafa Garip öğretmenim.

“Mustafa  Bey siz köyde mi okudunuz.”

“Okulun çevre duvarı yapımında emeğim var. Ben köyümde burada, eski  okulda okudum.  Yeni okulda ise görev yaptım.”

Mustafa Garip, okulun içinde ve dışında, emek vermiş. Öğretmenimin, eli kalem de tutmuş, taş ve harç da tutmuş. Eli öpülesi öğretmenim.

“Marifetli annelerimizin, elleriyle  basmadan, çanta şeklinde diktikleri torbalarla veya babalarımızın yaptıkları tahta çantalarla, okula gidiyorduk.  Bir elimizde çanta, bir elimizde odun, öyle gidiyorduk okula. Herkes her gün bir odun götürüyordu. Okul sobamızı götürdüğümüz odunla yakar sınıfımızı ısıtırdık. Buna alışıktık, Odunumuz da,  okulumuz da, sobamız da bizimdi, kendi emeğimiz ve paylaşımlarımız da bizimdi. O paylaşım, bizi daha çok birleştiriyordu. Daha neler neler paylaşıyorduk.”

“Neler neler paylaşıyordunuz, Mustafa  öğretmenim.”

“Çantamızda yiyeceğimizi götürüyorduk meselâ. Kavrulmuş  mısır, iri taneli sarı mısır. O mısırın tadı başka güzeldir. Nohut da vardı, lezzetliydi nohudumuz. Kışın sobamızın etrafına toplanıp, ekmek kızartırdık, doyardık onlarla, üzerine de suyumuzu içtik mi,  ne oyunlar kurardık, ne yarışlar yapardık aramızda.”

Hangi yıllardaydı Mustafa Bey;

“1962-1967”

“Mustafa Garip, kuru çeşmenin önünde fotoğraf çektirmişti. Elini çeşme duvarına dayamış, öyle çektirmiş. Bu bir poz verme değildi, benim görüşümde. Çeşmeyi tutan eli, canında, içinde hissettiği emeği, duvarların ve çeşmenin  değeriydi.  Geçmiş tarihini beraber yaşadığı, manevi anılarıydı. İz bırakmak kolay değil, değerli öğretmenim de Köyünde iz bırakmıştı. Anılası  bir emek ve yaşam vermişti.

 

Güvendik köyünde bir Kuruçeşme  vardı, köye gelen muhacirler 1924 te tanıdılar o çeşmeyi. Daha öncesi, köyden Rumeli’ye giden Rumlardan kalmış. Yani o çeşme tarih yaşamış. Birilerine “güle güle” demiş, birilerine “hoş geldiniz” demiş. Gidenlerin ve onu çeşme yapanların ardından ağlamış. Çok ağlamış belli ki, yaz aylarında gücü kalmıyor, çok az akıyor veya tamamen kesiliyor. İşte onun için, çeşmenin adı, “KURU ÇEŞME” olmuş. Kışın havasının sulak olması nedeniyle  köylüsüne  su vermeye devam ediyor. Önünde durup,  taşına ve suyuna baktığınızda size çok şeyler anlatmak istediğini hissedersiniz.

Erizdağ’da çeşmelerini bırakıp giden Rum Muhacir’lere  Balkanlar’da rastlarsanız, gözyaşları çeşme gibi akar ve şunu sorar size, “suyu soğuk akan çeşmem duruyor mu. Selam söyleyin bıraktığım suyuna, toprağına. Arkasından bir “ahhh” çeker ki, duygulanmamak elde değil.

“Tekrar gelirseniz, çeşmemden, bir şişe su ile Herizdağ’ımdan bir avuç toprak getirir misin benim için. Toprağını yastığımın altına koyacağım. Ağaçları da mis gibi kokardı köyümün.”

Balkan’lardan Anadolu’ya gelen ve  Güvendik köyüne, yerleşen, perişan olmuş, yorgun muhacirler,  çeşme gibi akan göz yaşları ile, “ahhh Kozluköy’üm, ahhh, bırakıp da geldiğim köyüm” demediler mi?.. Dediler…  Halâ diyorlar. Kendilerine yabancı olan bu köyün, suyuna, toprağına sarıldılar, ektiler, emek verdiler, suyunu içtiler, çocuk doğurdular, bizim dediler. Köyümüz Erizdağ, ağacınla, dağın ile, ormanın ile ve eteklerinde ki bereketli toprağın ile ne güzelsin…

Köyde, yaşam kaynağı olmuş, yedi tane kuyu, bir adet havuz, bir tane kuru çeşme vardı.  Kuru çeşme, köyün güneyinde, üst kısmında, yukarı mahallenin ve araziye gidenlerin içme suyu ihtiyacını karşılıyordu. Çeşme onarılmış, ayakta kalabilmesi için duvarları desteklenmişti. Adı Kuru Çeşme olsa da, araziye gidip gelenler suyunu içer, yüzünü gözünü yıkar, kendini serinletiyor, hayvanlarını sulayarak faydalanıyorlardı. Karşısında, Ahmet’i, Mehmet’ı Fatme’yi gördükçe, bir zamanlar sevdalısı, Eleni’yi bekleyen Adonis’i  hatırlıyordu. Testisini su doldururken şakalaşan,  Kalida’yı, Damara’yı, Selina’yı hatırlıyordu.

SAVAŞ,  kötü be çeşme, ağlama…

Şimdi, Ahmet Aga’nın oğlu Bekir, sevdalısı Acer  İnge’nin güzel kızı, Pembeyi bekliyordu. Sen şahit oldun,  onlara sevda türküsü söyledin. Bilirsin işte, Bekir yakında askere gidecek, Bekir’i sen de bekleyeceksin. Pembe suya geldikçe seninle konuşacak. Sen sırdaş olacaksın, onlara sen anı olacaksın. Kim bilir daha nelere şahit olacaksın.  Sen de yaşlandın…

Tarihsin işte be çeşme…

Gülcan Yenice ERDEM’in ”Mübadil Oldum” ve ”Ayrılık Olmasaydı” isimli kitaplarını matbaamızdan ücreti mukabilinde temin edebilirsiniz. Tel. 0542 421 00 67

 

 

 

 

image-2017.jpg

Yorum Ekle