“Konuşsan suç olur sussan suç olur,

“Konuşsan suç olur sussan suç olur,
İhtiyarlık başa geldiği zaman!”
Televizyonda bir proğrama bakıyorum arada sırada mecburen; o televizyon kanalını güncel, belgesel ve ekonomi haberlerinden ötürü seyrettiğim için. Konuk olarak arzu ederse elbette şanlı şöhretli herkes gelebiliyor ve proğrama katılıyor.  Program içinde bazan “yaşa takılanlar” oluyor benim gibi ancak bazı arkadaşlarımın dahi ifadesinde yer bulduğu üzre “yaş almak” kelimesini kullanmayı uygun görüyorlar.
Bilmem ki nedendir, zaman zaman okuduğum kitaplar hışmıma uğrar ve asla kıyamadığım ömürlük kitaplarım ansızın gözüme kötü görünmeye başlarlar, torbalanırlar ve mecburen dış kapıdan çıkarlar ve söylene söylene, sokrana sokrana, arkalarına ikide bir hüzünle dönüp baka baka bana ve yıllarca bağlanıp kokusuna, huyuna, yaşam şartlarına alıştıkları eve veda ederler. Bu defa kitaplarımla öyle hışımla değil de sükunetle suhuletle muhabbetle vedalaştım. Bazı kitaplarım hakkında çocuklarımla konuştum, bir ikisini onlar sahiplendiler. Kimi kitapları görünce, “bu kitaba nasıl kıyıyorsun” dediler. Ben de onlara emanet ettim.
Çocukluğumda yani ortaokul dönemimde Hüseyin Rahmi ve Reşat Nuri romanlarını severdim. Kitabı kitapçıda gördükten sonra param varsa hemen yoksa biriktirip gider satın alırdım ve koynuma alıp uyurdum. İşte o kitaplara hiç kıyamadım 50 yaşıma kadar. O kitaplarda, o kitapların yapraklarında, kelimelerinde, harflerinde çocukluğumu, babamı, babamın beni Taşova’da Mahmut Emmi’ye emanet ettiği acı – tatlı günleri saklardım. Gönlümde yerleri çok ayrıydı. Koklardım köye gittikçe, okşardım başlarını, kimisini çantama alır yeniden okurdum; okurken maziyi konuşurdum. Geçen günleri yad ederdim, huyu sıyu güzel dostlarımdı o kitaplar…
O kitaplardan biri de Erzurum’da satın alıp okuyup okumadığımı bilmediğim ama şu son altı aya kadar kitaplığımda muhafaza ettiğim bir kitaptı. Oğluma; ” bunu sana vereyim, tam senlik” dedim ve o da baktı inceledi aldı. Dostoyevski’nin “Batı Batı Dedikleri” adlı yapıtı bu dediğim eser. Kitap bana bakarken öylesine mahzundu ki kıyamadım. Aradan on beş gün geçti geçmedi, oğlumun Kadıköy’den okul arkadaşı bize geldi. Yazın da beraber çadırlarını çantalarını alıp deniz kıyılarını dolaştılar bu çocukla; kara yağız, güler yüzlü, sevimli ve yakışıklı bir delikanlı. Ancak ailesi tarafı karman çorman. Yine de amcalarını, amca çocuklarını, köyünü, yurdunu, yöresini biliyor. Galiba babasının ikinci karısından doğmuş ama kadın kocasından boşandığı için çocuğu kabul etmemiş. Çocuğu halası, babasının ilk karısı ve ablası sahiplenmişler. Bebeklikten almışlar, bugünlere getirmişler. Ablası ile arasında yirmi yaş var. Aynı evi paylaşıyorlar, ablasının annesi onun da annesi olmuş. Mübarek kadın! Halası da beraber. Aile hakkında çocukla bir şey konuşmadım, konuşmama da imkan yok, ihtimal dahi yok; bu mevzuyu oğlumun anlattıkları babında buraya yazdım.
Gece odalarının kapısı açılınca verdiğim kitaba gözüm çalındı. Biraz hasbihalden sonra oğlum dedi ki: “Baba kitap güzel de bir de sonuna not yazmışsın.” Açtı ve gösterdi. “23 Ocak 1984. Saat 2.30’da yani 14.30’da okudum ve bitirdim.”
Bir de o zamanki imzamı atmışım, notu solgun bir kurşun kalemle yazmışım. Misafir oğlan, tatlı bir gülümsemeyle gözlerime baktı, baktı. Yok, babası İzmir’de iş adamıymış, harçlığını gönderiyormuş. Öz annesiyle teması yokmuş.
Hayret ve şaşkınlıkla mukabele ettim. O zaman ömrümün baharındaymışım. Ömrüm tam da 20 yaş üstünde. Bugünkü yaşıma tamı tamına 37 sene varmış.
Heyy yalan dünya!
Ne çabuk geldin geçtin?
Konuya, internette dolaşan bir şiirden aklımda kalan iki mısra ile giriş yaptım. İnsan ömrü gelip geçiyor, bu sebepten olacak ki bize öğretilen ve belletilen hatta tekrar edilen bir şey var:
“Mazi ile uğraşma. Önüne bak. Yeni şeyler söyle, yeni şeyler yap, üret, çalış çabala, gayret et, geri kalma ve hep koş; sonsuza doğru koş…”
Ama!
Ama mazi demek kök demek. Geçmiş demek tecrübe, birikim ve kültür demek. Yapı demek yapı. Binlerce çıkış kapısı olan yapı. Yoksa hiç kimse ne kadar çok koşarsa koşsun, bir noktada yorulacak ve duracak, çünkü ömrün bir nihayeti var. Sonsuz yok yalan dünyada!
İşte bu yapının kapıları, duvarları, saçakları, sütunları hem dün, hem bugün ve
hem de yarındır.
Gençliğimde ezberlediğim bazı şiirler henüz gezer dururlar benimle, nereye gidersem gideyim, onlar da benimle dolaşırlar fani cihanda. Onlardan iki dize düştü yadıma:
“Hey gidi küheylan, koşmana bak sen
Çatlarsan doğuran kısrak utansın.”
Dünyada zaman maziden bugüne, bugünden atiye, hatıralarla umutları birbirine karıp katarak akıp duruyor. Zamanın nerede durduğundan, duracağından ziyade, kişinin gönül hanesinden gelip geçenleri, kimi de zehirli okla delip geçenleri umarsız karşılaması hiç de mümkün görünmüyor.

Yorum Ekle