Hayatın içinde hemen herkes birilerine teşekkür borçlu olduğunu düşünür.
Kimi bir öğretmenini unutamaz, kimi elinden tutan bir dostunu, kimi de bir kapıyı açan insanı… Çünkü insan tek başına büyümez. Bir söz, bir destek, bir yol gösterme bazen hayatın yönünü değiştirebilir. Bunun kıymetini bilmek elbette insan olmanın güzelliğidir.
Ancak yıllar geçmesine rağmen bazı insanlar hâlâ geçmişte aldıkları bir desteğin gölgesinde yaşamaya devam ederler. Kendi başarılarını küçültür, kendi emeklerini görmezden gelir, hatta kendi hayatları üzerinde karar verirken bile bir başkasının etkisinden çıkamazlar. İşte burada artık teşekkür duygusundan değil; görünmeyen bir psikolojik bağlılıktan söz etmek gerekir.
Toplumumuzda “vefa” çok değerli bir kavramdır. Ama ne yazık ki bazen vefa ile bağımlılık birbirine karıştırılıyor. İnsanlar kendilerine bir konuda yardımcı olmuş kişilere karşı ömür boyu borçlu hissetmeleri gerektiğine inanıyorlar. Hatta bazı kişiler de bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu duygunun sürmesini istiyor. Yardım ettikleri insanın sürekli çevresinde kalmasını, sürekli kendisine bağlı davranmasını bekliyorlar.
Oysa bilimsel açıdan bakıldığında bu durum sağlıklı değildir.
Psikoloji bilimi, bireyin kişilik gelişiminde özgüvenin çok önemli olduğunu söyler. İnsan kendi emeğinin değerini fark etmezse, zamanla kendi iradesini de kaybetmeye başlar. Sürekli “beni o yetiştirdi”, “beni o yönlendirdi”, “ben ona borçluyum” düşüncesiyle yaşayan birey, kendi başarısını küçültürken karşı tarafı olduğundan fazla büyütür. Böylece ilişkiler eşitlikten çıkar, görünmeyen bir üstünlük ilişkisine dönüşür.
Oysa gerçek şudur:
Hiç kimse yalnızca bir başkasının yardımıyla başarılı olamaz.
Bir öğretmen bilgi verebilir. Bir kurs yol gösterebilir. Bir usta deneyim aktarabilir. Ama çalışmayan, emek vermeyen, mücadele etmeyen insan başarıya ulaşamaz. Başarı dediğimiz şey; yetenek, disiplin, sabır, emek ve kararlılığın birleşmesidir. Yardım eden kişi sadece bir kapıyı aralar. O kapıdan yürüyen ise bireyin kendisidir.
Fakat bazı insanlar yıllar sonra bile kendi başarılarını sahiplenemez hale geliyorlar. Çünkü içlerinde sürekli bir “borçluluk duygusu” büyüyor. Bu duygu zamanla kişiliği baskı altına alıyor. İnsan kendi kararlarını özgürce veremiyor, eleştirmekten çekiniyor, mesafe koyamıyor. “Ayıp olur”, “vefasızlık olur”, “beni yanlış anlar” korkusuyla hareket ediyor. Böylece kişi farkında olmadan kendi hayatının merkezine başka birini yerleştiriyor.
İşte bu durumun en büyük zararı da burada başlıyor.
Çünkü insan kendi emeğini küçümsemeye başladığında özgüvenini de kaybetmeye başlıyor. Özgüvenini kaybeden birey ise zamanla bağımsız düşünme yetisini zayıflatıyor. Kendi ayakları üzerinde duran bir insan olmak yerine, sürekli onay arayan bir yapıya dönüşebiliyor. Bu da psikolojik olarak edilgen, çekingen ve bağımlı ilişkiler doğuruyor.
Oysa sağlıklı insan ilişkisi bağımlılık üzerine değil, karşılıklı saygı üzerine kurulmalıdır.
Gerçek anlamda iyi niyetli bir insan, yardım ettiği kişinin yıllar sonra özgürleşmesini ister. Onun kendi yolunu çizmesinden rahatsız olmaz. Tam tersine bundan gurur duyar. Çünkü gerçek eğitimci, gerçek yol gösterici, kendisine bağımlı insanlar değil; özgür bireyler yetiştirir.
Hayatta teşekkür etmeyi bilmek güzeldir. Ama insan kendi emeğine de haksızlık etmemelidir.
Bir insan gece gündüz çalışmışsa, mücadele etmişse, sınavlardan geçmişse, bedeller ödemişse, başarının sahibi de öncelikle kendisidir. Başkalarının katkısını kabul etmek başka şeydir; kendi emeğini yok saymak başka şey…
İnsan ilişkileri tapu senedi değildir.
Kimsenin kimsenin hayatı üzerinde ömür boyu görünmez bir hâkimiyet kurma hakkı olamaz.
Bu nedenle bireyin yapması gereken en önemli şeylerden biri, kendi emeğinin farkına varmaktır. “Ben çalıştım, ben mücadele ettim, ben başardım” diyebilmek kibir değil; sağlıklı kişilik gelişiminin temelidir.
Ayrıca insan, yardım eden kişiyi gözünde olağanüstü bir yere koymaktan da vazgeçmelidir. Çünkü herkes kendi işini yapar. Öğretmen öğretir, doktor tedavi eder, usta meslek öğretir, danışman yol gösterir. Bunları insanüstü bir lütuf gibi görmek zamanla sağlıksız bir bağlılık yaratır.
Bir başka önemli konu da şudur:
Kendi kararlarını verebilmek, gerektiğinde farklı düşünebilmek, mesafe koyabilmek nankörlük değildir. Tam tersine ruhsal olgunluğun göstergesidir. Çünkü birey olmanın özü budur. İnsan teşekkür eder ama kendi aklını teslim etmez.
Bugün toplumda birçok insanın görünmeyen psikolojik baskılar altında yaşamasının temel nedenlerinden biri de budur. Çocukluktan itibaren “borçlu hissetme kültürü” ile büyütülüyoruz. Oysa özgüveni yüksek toplumlar, bireylerine teşekkür etmeyi öğretirken aynı zamanda kendi ayakları üzerinde durmayı da öğretirler.
İnsan yardım alabilir…
Destek görebilir…
Birileri ona yol gösterebilir…
Ama sonunda hayatın yükünü de kararlarını da kendi omuzlarında taşımayı öğrenmelidir.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, kendi emeğine güvenmeye başladığı gün başlar.
İSMAİL ERDAL
EMEKLİ EĞİTİMCİ


