GÖÇ YOLLARI Gülcan Yenice ERDEM (1)

 Nermin, orta yaşını yeni yeni geçmeye başlamıştı. Çoluk, çocuk da büyümüştü de evlenecek yaşa gelmişlerdi. Köy değil mi,  işi bitmezdi bu evin. Sabahın aydınlığından, akşamın karanlığına kadar, yap yap bitmezdi. Yataklarının yünlerini dökmüştü çeşme başına, bir güzel yıkamıştı. “Havalar güzelken, kışa hazırlanayım” demişti. Güçlüydü maşallah işten korkmazdı. Kapıdan acele çıktığı zaman terliklerini giymeden, yalınayak koşarak yapardı işini. Yünlerini kurutmak için bahçede uygun yerlere sermişti, serpiştirmişti;

           “Ah mari, nekka güzel oldular, neka da güzel sabun kokarlar.” Sonra içinden geçirdi, “kurudukça koyun gibi kokacak ama pek fark edilmez. Gene de mis gibi oldular.”

           Birkaç gün içinde, yünler kurudu. Nermin avludaki kocaman dut ağacının altında, yere serdiği  yaygıya, topladı yün demetlerini. Sıra kabartmaya geldi. Nermin ellerini beline dayadı, bir nefes aldı, yün yığınına baktı;

         “ Kabarınca ne güzel yumuşak yığınlar olacak. Yataklarım kabarık kabarık olacaklar. Mıstafa, gözü kör olmayası, az daha fazla olsun dedim de dinlemedi. Eh, şimdi yatağımın biri ince olacak.”

         Nermin, başında ki tülbentini çözdü, tekrar sıktı bağladı, kızına seslendi;

         “Zeycan, kızım getir minderleri, atalım yaygının etrafına, Mümüne teyzenle, Rayme teyzen yardıma gelecekler , akşama kadar bitirelim. Sen de akşam yemeğini yap, her şeyler hazır olsun, bu gün benden bekleme. Kovaları da su doldur, unutmayasın.”

          Evin arkasında ki kayısıdan bolca kayısı topladı Nermin. Önlüğünün eteğine  sardı, arkadaşları, yün kabartırken beraber yiyeceklerdi.

         “Kayısı da kayısıydı haa, şeker mübarek.” Güldü kendi kendine, Rayme’nin  dedikoduları çoktur şindi. Kimbilir, neler anlatacak” demeye kalmadan Rayme göründü kapıdan. Söylene söylene geldi, oturdu, yaygının kenarında ki mindere, dayadı arkasını, evin beyaz badanalı duvarına. Nermin kızına seslendi yine;

          “Zeycan, içerden getir bir kap, kayısıları koyayım.  Rayme komşum hoş geldin, yorulmuşun, dinlen biraz. Nasılsın görmeyeli.”

           “İyiyim komşum, iyiyim, gelmedi mi Mümüne.”

           “Gelir gelir birazdan.”

           Badanalı beyaz evin avlusunda, dut ağacının gölgesinde, elleriyle yün ditmek, kabartmak ve sohbet ederek yardımlaşmak, ömür boyu unutamadıkları anılarıydı onların. Yardımlaşmak adettir onlar için. “Bu gün bana, yarın sana” denirdi. Bu bir yaşam şekliydi elbet. Parmakları kınalı kadınların, elinden geçecekti  bu işler. Yün ditmek, bağ bozumunda pekmez yapmak, avluda tütün dizmek, mısır taneleyip ambarlara doldurmak, daha bir çok çeşitleriyle yardımlaşarak yaptıkları işlerdi. Nasıl ki düğün dernek, o güzel kına geceleri, yalnız olmuyordu ise, işler de yalnız olmuyordu. Beraber yapılan işler de düğün dernek kadar, hayatlarında  kalıcı izler  bırakıyordu.

             “Zeycan, kızım, yap bize bir kahve de içelim mari.”

             Sohbetlerine tat katacak kahvelerini getirdi  Zeycan, verdi ellerine tek tek,  döndü yürüdü kapıya doğru. Rayme arkasından, baktı da;

           “Kız Nermin, bu kızın büyüdü artık. Her tarafı da belirdi, baksana. Çok güzel olacak maşallah. Yürürken arkaları oynar kızın. Tü tü nazar değmesin. Sen bunu küçükten evlendir, kaçırırlar da yazık olur. Güzelleşti, tutmazlar  fazla kaçırırlar valla.”

         “Aman komşum Allah korusun. Çabuk büyüdü, dünyaya gelen büyür.”

         “Boyu da uzadı, boynu da uzadı, ceylan gibi maşallah.” Mümüne, yan gözle Nermin’e bakarken lafını tamamladı;

           “Anasına bak kızını al. Boyu posu anasına benzedi.” Kendini tutamadı Mümüne  biraz da güldü; “Bu Nermin,  kocasından uzun, Kızı da öyle olacak.”

           Bu tadı yerinde sohbetler, paylaşımlar, bilmiyorlardı ki, göz yaşı döktürecek, anı olacaktı. Şimdi bir cennetti yaşamları. Nermin kulağına gelen haberleri arkadaşlarına sordu;

         “Bizim Selim, dün Selanik’e gitti geldi, oradan duyduğu haberler hiç iyi değil. Derlermiş ki;

        “Osmanlı Balkan topraklarını kaybetti, Türkleri buradan süreceğiz.”

           “Allah korusun” dedi Mümüne, hepsi beraber, elleriyle tahtaya vurdu.

           “Nereye süreceklermiş, nereye gidermişiz, gelin olacak, ev kuracak gençlerimiz var, doğum yapacak gelinlerimiz var. Evimiz, ocağımız, tarlamız, toprağımız var. Mezarımızı ziyaret etmeden, bayram yapmayız biz. Analarımız, babalarımız burada yatıyor, biz başka yerlerde. Yok yok, olmaz canım.”

           Acı bir savaş, acı bir yok olma, acı bir… Diri diri mezara girme…

          Düzen bozuldu. Önce kötü haberler geldi, arkasından düşman baskınları. Komşu komşuya, dut ağacının altında toplanıp oturmalar bir yana, insanlar çil yavrusu gibi kaçıştılar. Dağlara, nehir boylarına, nereye kaçacaklarını bilemeden, kaçtılar.  Tertemiz yıkanmış, kabartılmış yün yataklar, yorganlar, başı renkli, kılıfı kanaviçe, işlemeli yastıklar, dolapta dizili kaldı. Duvar kıyısında dizili  güller, gülhatmiler, arka bahçedeki kayısı ve dutlar dallarda kaldı. Bayramda giyecekleri çiçekli basma giysiler, oyaladıkları yazmaları, işlemeli gecelikleri, sahipsiz kaldı. Evleri, ocakları  kaldı…

        Selim, arabasını ve atını hazırlarken, Nermin’e ve çocuklarına  yanlarına alacakları ihtiyaçlarını  hatırlatmaya çalışıyordu, talimatlar veriyordu;

         “Nermin, Çok eşya alma, nereye gideceğimizi bilmiyoruz, ne kadar yol gideceğimizi bilmiyoruz. Alabileceğiniz kadar yiyecek alın” derken, Zeycan’la  Kerim, ağlıyorlardı. En küçükleri üç yaşında ki Kadir ne olduğunu anlayamıyordu.

         Nermin, kocasına hatırlattı;

         “Selim, arabaya önce bir yaygı koyalım, komşu Fehim dede hasta yürüyemez, arabaları da yok, onu arabaya alalım, arabada gitsin. Gelinleri de hamile arada onu da alırız arabaya, bizim küçüğü de yanlarına veririz, biz yürüyebiliriz.”

         “Yiyecekleri sığdırabilecek miyiz.”

          “Sığar, sığdığı kadar, ne yapalım. Hasta, yaşlı adamı bırakamayız. Gitmem burada kalacağım, burada öleceğim, diyormuş” derken, Kerim haberi verdi;

          “Ana, Fehim dede evden kaçmış, ölürüm bir yerlerde, gitmem demiş, onu arıyorlar.”

          Araba hazırlandı, herkes  beraber Fehim dedeyi aramaya çıktı. Damadının tahmin ettiği yerde buldular. Fehim dede mezarlıktaydı. Bir ağacın altına oturmuş, bir eli başında, bir eli dizinin üzerinde,  sarsıla sarsıla ağlıyordu. Gidenler de yanına oturdular, dualarını yaptılar, Fehim dedenin koluna girip, arabaya kadar getirdiler. Fehim dede iyice çökmüş daha fazla hastalanmıştı. Arabaya bindirip rahat edeceği şekilde oturttular, yanına küçük Kadir’i verdiler. Araba önde kendileri arkasında yürüyüp çıktılar avludan. İlk çocuğuna hamile olan komşu gelin Zümrüt ve eşi Yunus, Feyim dede beraber çıktılar yola. Zümrüt bebeğini nerede doğuracağını bilmediği için, her an lazım olacağını düşündüğü eşyalarını hazırladı. Bir de bebek yorganı ile kocaman bir bohçayı verdi eşinin sırtına.

          Arkalarında bıraktıkları evlerinin avlusunda,tavuklar yerlerden yem toplamaya çalışıyordu, Kedi ile horoz yem kavgası yapıyorlardı. Köpek düştü peşlerine. Bir kara bulut esti, gözyaşları, hıçkırıklarla yağmur oldu, bir daha oralara güneş doğmadı. Hayvanları ahırda kaldı. Yemek kapkacakları boş kaldı. Dediler ki Anadolu’dan Rum muhacirler gelmiş, onlar yerleşeceklermiş evlere.

           Avludan çıkarken dönüp arkalarına baktılar, ayakları giderken, yürekleri orada kaldı. “Acaba tekrar döner miyiz evimize.”  Yoğurdum kaldı tenceremde, üzerinden bir kaşık bile alamamıştım. Sabah ineğimi kim sağacak, memeleri süt doluydu. Biz yolda ne yiyeceğiz, gittiğimiz yerde ne bulacağız.”

       Kadınlar ağlaşıyorlar, gözyaşlarını siliyorlardı. Fehim dede ağlamıyordu, yüzü taş gibi, donuk bakışlarında gözleri kaybolmuştu. Selim baba, ailesini topladı, atının yularını aldı eline, çekti arabasını yola doğru, arkasına bakamıyordu. Birkaç defa yutkundu, boğazı düğümlendi, tuttu kendini, bakamıyordu bıraktıklarına. On dört yaşına yeni giren oğlu Kerim’i yanına çağırdı;

        “Bak oğlum, başımıza gelen bu! Daha ne olacak, neyle karşılaşacağımız belli değil. Yol uzun, bana bir şey olursa, bu araba ve bu aile senin. Bundan sonra sen bakacaksın.” Ağlamaklı oğluna baktı; “Güçlü ol… Güçlü olmak zorundasın. Bazı köylerden senin yaşında ki gençleri toplamışlar, esir kaplarına götürmüşler, geri dönen yok.  Bizim de başımıza gelmeden, yola çıkalım, kaçalım buralardan  dedik. Annen senin yardımcın olur. Ayakta sağlam dur…”

         Yola çıktıkları zaman başka insanlara, başka arabalara rastlıyorlardı. Yürüdükçe, arabalar ve insanlar  çoğalıyordu. Tanıdıkları ile, komşuları ile birlikte yürümeye çalışıyorlardı. Zeycan’ın başka bir sıkıntısı vardı ki, henüz kimsecikler bilmiyordu. Bir arkadaşının düğününde görmüştü onu. Adını sormuştu da “Mehmet Ali” demişlerdi.  Düğünde gözleri hep Mehmet Ali’ye takılmıştı. Mehmet Ali de fark etmişti, gülümsemişti uzaktan, Zeycan’ın içini titretmişti. İkisinin de gönlüne kıvılcım düşmüştü de, içten içten yakmaya başlamıştı. Zeycan’ın gözleri yolda giderken, insan kalabalığının ,içinde  Mehmet Ali’yi arıyordu, göremiyordu. “Yola çıkmamış olabilirler mi diye düşündü.” Arabalarıyla veya yayan bir dağ yamacına tırmanmaya başladılar. Yamacın arkasına dönmeden, yamaca oturup, arkalarında, dağın eteklerinde bıraktıkları köylerine baktılar. Ağaçların arasında görünen kırmızı kiremitli evlerine tepeden baktılar, tekrar göz yaşlarını sildiler. Zeycan, aşağılardan gelen gurubun içinde  görebildi Mehmet Ali’yi. Geliyorlardı. Kimi zaman gördü, kimi zaman kaybetti, yol bitmiyordu. Gecenin bir vaktinde, dağın arka yamacında,   mola verdiler. Gece ayazında üşüdüler, bir de yağmur başladı.   Telaşlar, koşuşmalar başladı, sığınacak yer arıyorlardı. Ağaçların altına kaçışıyorlardı, başka imkânları yoktu artık. Sarındıkları örtüler ıslandı ve çamur içinde kaldılar.

         Sabahın ayazını da yediler, gün ışırken yağmur durdu. Tekrar yola çıktılar. Üstleri ıslaktı, güneş ışıklarından yardım bekliyorlardı. Yollar çamurdu, orman eteklerinde çamur daha azdı. Yaşlı, hasta ve çocukları önce koruma çabasındaydılar. Ellerindeki yiyecekleri önce onlara pay ediyorlardı. Nermin, elinde ki ekmekten parça bölüp, Fehim dedeye ve küçük kadir’e  verirken titrediklerini gördü.

            “Kızıımmm Zeycan, ne bulursak örtü bulalım, titriyorlar hasta olacaklar…”

            Üşüyorlardı. Daha fazla örtü bulup üzerlerini kurulayıp sarmaya çalıştılar. Nermin korktu, morali bozuldu. Herkesin sinirleri bozulmuştu.  Hamile gelinin  de durumu çok iyi değildi. Yüzü solgun ve beyaz olmuştu. Eşi Yunus yanından ayırmıyor, beraber yürüyorlardı.Tam beslenmeleri bir yana aç kalacakları zaman da olacaktı. Taşıdıkları yiyecekler nereye kadardı. Yollarda can verenler için mezar kazanlara  herkes yardım ediyor beraber toprağa veriyor, dualarını okuyup yürümeye devam ediyorlardı. Onların ziyaretçisi olamayacaktı artık, kimse de geri dönemeyecekti, dönseler de bulamayacaktı. Yürekte geçmeyen acı kalacaktı.

           Orman alanından düzlüğe döndükleri  zaman, akan derelerden yol bozulmuştu. Yol zaten yol değildi. Arabalar, atlar ve insanlar yürümekte zorlanıyordu.  Arabanın  bir tanesinin tekerleği çıktı, araba ve at yere yattı, telaş ve  sıkıntılı sesleriyle yardıma koştular. Evden çıkarken arabaların, atların, kağnı çeken öküzlerin bakımlarını yapmışlardı ama uzun ve kötü yollarda başlarına gelmedik kalmıyordu. Herkesin elinden ne geliyorsa yardıma koşuyorlardı. Arabasının tekerinden, doğum yapan kadınına kadar toplanıp yardımlaşıyorlardı. Aynı bozuk yolda, Selim’in de arabasının tekeri su kaplı çukura girdi, atın ve selimin gücü yetmedi, yine toplandılar;

           “Üzerinde ki yükü alın, at zorlanıyor. Dedeyi çocuğu alın arabadan, yan yatarsa düşerler.”

            “Büyük çuvalları da alın, yük hafiflesin, at çok zorlanıyor, yazık hayvana.”

            “Hep beraber arabayı arkadan ittirelim, Selim sen çek hayvanı, ha gayret…”

          Zeycan’ın heyecanı bir başkaydı, tekerleğe yardım edenlerin içinde Mehmet Ali’de vardı, koşarak o da gelmişti. Çoluk çocuk hep birlikte arabayı düze çıkardılar, herkes tekrar yerini aldı. İnsanlarda yorgunluklar belli olmaya başlamıştı. Zeycan’la Mehmet Ali arasında küçük bir bakış oldu, Zeycan başını çevirdiği anda, annesiyle göz göze geldi. Annesinin sert bakışı yetti Zeycan’a  ve anında Zeycan’ın kıçına bir çimdik indi.

           “Yoluna yürü, önüne bak” dedi annesi.

            Yol boyu tuvalet ihtiyacı için ağaç arkalarını, çalı arkalarını kullanıyorlardı. Nermin de bir çalı arkası buldu;

       “Kerim bekle beni”dedi.”

       Çalı arkasına dolaştı, gördüğü manzarayla dondu, ürperdi. Bir kadıncağız ölmüştü,  çocuğu kucağındaydı. Çocuk birkaç aylık görünüyordu. Anne örtüsünün altına sarmış, korumaya çalışmış ama kendisi can vermişti. Nermin, tuvaletini yaptı acele Kerim’e seslendi;

         “Kerim çabuk buraya gel  oğlum. Bu yavruyu sarıp sarmalayayım üşümesin, sen yoldakilere haber ver ölüyü gömsünler bu çalının yanına.

          İnsanların gittikçe moralleri bozuluyordu. Nermin bebeği iyice sardı sarmaladı. Feyim dedenin hamile gelinine seslendi;

           “Zümrüt, çık kızım arabanın üstüne, al bu çocuğu kucağına sarılasın sıkı sıkı, kucağının bir yanına da kadiri al, ısıtasınız birbirinizi.”

            Zümrüt Nermin’i dinledi, Bir yanını Fehim dedeye yasladı, kucağında iki çocuk, karnında bir çocuk sarıldılar birbirlerine. Yunus sırtındaki küçük yorganı çıkardı verdi Zümrüt’e. Arabayı, baba Selim’le oğlu Kerim birbirlerini dinlendirerek götürüyorlardı. Biri arabanın önündeyse, diğeri arkadan gidiyordu. Yunus da katılıyordu bu sıralamaya. Selim eşine bakıyor, kızına bakıyor;

            “Yoruldular” diyordu, ama sorup akıllarına yorgunluğu getirmek istemiyordu. Üst başları, saçları, vücutları kirlenmişti ve rahatsızlıklar başlamıştı. Nermin’in düşüncesi, kızı perişan görünüyordu. Zümrüt yollarda nasıl doğuracaktı. O anda Zümrüt’ün sesi geldi, irkilerek düşüncesinden ayrıldı. Koşarak yanına gitti;

          “Nermin abla, bu çocuk göğsümde meme arıyor, ağlayacak şimdi, ne yapacağız.” Nermin şaşkın, çaresiz, baktı zümrüt’e, baktı çevresine, yutkundu,

            “Ört göğüslerini, memenin ucunu ver ağzına.”

          Zümrüt korku ile açtı gözlerini, daha önce anne olmamıştı ki ne olacaktı şimdi.

         “Korkma kızım, anne olacaksın, sen annesin şimdi, ver memeni çeksin.”

         Zümrüt çaresiz hayır diyemedi. Nermin’in dediğini yaptı. Bebek sarıldı göğsüne. Zümrüt irkildi birden, çekti bebeği göğsünden, bebek durmuyordu, tekrar denedi, kendi bebeğinin de olacağını düşündü, tuhaf bir hisle bıraktı kendini bebeğe. Nermin onları takip ediyordu, sordu Zümrüt’e;

            “Süt geliyor mu.”

           “Gelmiyor abla. Huysuzlanıyor.”

           “Çektikçe gelecektir, sabret kızım.”

           Beraber geldikleri, bir komşusu yardım etmeye çalıştı, gelirken evden biraz kuru üzüm almıştı  bir kesesine. Birkaç kuru üzümü, ezdi güzelce, meme ucuna sürdüler, tatlandırdılar. Bebek huysuzluğu bıraktı, epey uğraşıdan sonra alıştılar birbirlerine.

           Nermin’le komşusu konuşarak yürüyorlardı, Zeycan seslendi;

           “Ana, bu çocuğun adı neydi acaba.” Birbirlerine baktılar önce, güldüler kısa kısa;

            “A be kızım derdimiz buydu, iyi ki sordun.”

            “E be Nermin komşu doğru dedi Zeycan, bir adı olacak elbet.”

            “Zeycan, git Zümrüt’ün yanına koyun bir ad.”

            Zeycan anasının dediğini yaptı ve sonra geri döndü, gülüyordu.”

           “Ana koyduk adını. Fehim dede koydu adını. “Fehim” olsun adı dedi.”

DEVAM EDECEK

(Gülcan Yenice ERDEM’in ”Mübadil Oldum” ve ”Ayrılık Olmasaydı” isimli kitaplarını matbaamızdan ücreti mukabilinde temin edebilirsiniz. Tel. 0542 421 00 67)

Yorum Ekle