DEĞERLER EĞİTİMİ VE İNSANLIĞIN ÖLDÜĞÜ AN

Her tür ve derecedeki eğitim kurumlarında değerler eğitimine geçmişe nazaran bugün daha çok önem verilmesi gerçeğini görmeliyiz. Köylerin giderek boşalması ve kentleşme sürcinin hızlanması gibi sosyolojik faktörler başta olmak üzere birçok etken günümüz insanını giderek daha duyarsız ve nemelazımcı hale getiriyor. Bu gerçeği bilhassa görsel medyada zaman zaman izlediğimiz, yakın ve uzak çevremizde tanık olduğumuz bir çok ibretlik olaylar gözler önüne sermektedir.

                Geçtiğimiz günlerde bazı televizyon kanallarının ana haber bültenlerine haber olan bir olay gerçekten çok düşündürücüydü. Düşündürücü olduğu kadar da insanlık adına ürkütücüydü. Habere göre; güneşli bir hafta sonu Galata köprüsü üzerinde sıra sıra dizilmiş insanlar oltalarını denize atmışlar balık tutuyorlar, güzel ve güneşli bir hafta sonu yaşamanın keyfini çıkarıyorlar. Her şey buraya kadar normal fakat bir anda bir dram yaşanıyor! Orada herkes gibi balık tutma keyfini yaşamak için köprü üstünde bulunanlardan birisi bir anda yere yığılıyor. Adamcağız kalp krizi geçiriyor bir iki çırpınıştan sonra hemen oracıkta bu dünyaya veda ediyor. Köprü üzerindeki diğer insanlar hiç bir şey olmuyormuş gibi etrafında olan bitenlere zerre kadar aldırış etmeden meşguliyetlerini sürdürüyorlar. Olay kamerelere yansımış, muhabir soruyor oradakilere! “Ne yapalım her şeye rağmen hayat yine de devam ediyor” gibisinden kestirme ve lakayt cevaplar veriyorlar. O an, tam da insanlğın öldüğü an’dı.

                 Oysa olay çok düşündürücü; düşündürücü olduğu kadar insanlık adına utanç verici ve ürkütücüdür. Peki seküler insanı ve tabi topyekün hangi sınıfa mensup dolursa olsun kentli insanı bu kadar duyarsız hale getiren nedir acaba? Sözlerimizin başında her kademedeki eğitim kurumlarında değerler eğitimine ağırlık verilmesi gerektiğini söyledik ama bu yeterli olur mu? Ben çok düşündüm bu olay üzerine; hatta olayın haber konusu olduğu günleri takip eden günlerde bilhassa merkez medyanın yazılı yayın organlarını takip ettim. Sözkonusu bu elim hadise üzerine ne bir tahlil ne yorum ne de bir köşe yazısı olarak önemli ve dikkat çekici bir tepkiye rastlayamadım.

                   Bir başka açıdan tanık olduğum hatta bizzat yaşadığım bir başka hadiseyi de paylaşmak isterim. Geçtiğimiz yaz aylarındaydı, kısa bir süre izne ayrılarak doğup büyüdüğüm ana ocağı topraklara doğru yola koyuldum. Otoyoldan belirli bir mesafe katettikten sonra kendi ilçeme dönüş levhasını görünce içimi mutlulukla birlikte bir tatlı bir heyacan kapladı. Otomobilimin camını açtım “Rüzgarı bile farklı esiyor buraların” diye söylendim kendi kendime. Otobana birleşik bir köyün içinden geçtim ve birkaçyüz metre ilerledim ki tam da asfalt yolda bir sığır sürüsü var. Oldukça kalabalık olan sığır sürüsü adeta yolu işgal etmiş, aheste bir şekilde karşıya geçiyor.

                  Mecburi duruş yaptım ve sığır sürüsünün yolu terketmesini ve yolun boşalmasını beklmeye koyuldum. Sürünün arkasında yöresel giysilerinden dolayı yaşını kestiremediğim bir kadın var. Kadın elindeki sopayı hava kaldırarak uzaktan uzağa yüksek sesle hayvanlara bir şeyler söyleyerek bağırıyor ara ara. İçimden kadına kızıyorum “Amma da duyarsız insanlar var, bir an evel sürüsünü karşıya geçirmiyor kadın, sürünün yolu işgal etmesine seyirci kalıyor” gibisinden söyleniyorum kendi kendime. Bu durum birkaç dakika sürüyor ve nihayet sığır sürüsü asfaltı terk ederek karşıya geçiyor. Ben de arabamı hareket ettiriyorum; tam da kadına bir çift laf edeyim mi etmeyim mi derken, kadın bana yaklaştı zaten arabamın camı açıktı “Evladım kusuruma bakma, arabının önünü kesmeyeyim diye sürünün arkasından geçemedim hakkını helal et emi?” dedi.

               Kadına ne cevap verdiğimi veya bir şey söyleyip söylemediğimi şu an hatırlamıyorum. Ama o köylü kadın büyük bir insanlık dersi, daha doğrusu insana saygı dersi vermişti oracıkta. İçten içe mahçup oldum, kadına müthiş bir saygı duydum içimden. Bu inanış ister gerçek ister batıl olsun, hiç önemli değil. O kadın, o değere inanıyor, arabının önünü keserse hiç tanımadığı bu yolcunun başına bir olumsuzluk geleceğine inanıyor. Sırf bu hiç tanımadığı insanı koruma içgüdüsüyle bir değere bağlı kalıyor. Bizlerin, sözde eğitimli ve kentli insanların aceleciği ve nobranlığı bir anda sırıtıvermişti. Ne kadar iyi eğitim görürsek görelim hep “ben” merkezli yaklaşımımız ve empati eksilikliğimiz ortadaydı işte. Bu köylü kadın bu değerler eğitimini hangi üniversite almıştı acaba!.. Ve benzeri sorular yorumlar kafamı meşgul etti günlerce; helal olsun işte anadolu kadını, anadolu insanı! Bu topraklar boşuna birçok medeniyete beşiklik yapmamıştır, bunun bir sırrı vardır muhakkak!

            Bu iki hadiseden yorumlar çıkarmaya gerek yok sanıyorum. Sonuç olarak eğitimcilerimizin büyük bir manevi sorumluluklarının bulunduğunu hatırlatmakta fayda var. Geleceğimizi emanet edeceğimiz yavrularımızın iyi eğitim almaları, kariyer yapmaları elbette biz ebeveyinler ve eğitimcilerin en önemli arzsudur. Çocuklarımızın girdikleri/girecekleri sınavlarda ne kadar “net” yaptıkları elbette önemlidir, bunun için onlara her türlü fedakarlığı yapmalıyzı şüphesiz. Ama her şeyden önce çocuklarımıza sevginin, saygının, hoşgörünün ve tüm güzel hasletlerin hükümran olduğu bir dünya bırakmak da biz yetişkinlerin öncelikleri arasında olmalıdır. O yüzden “Her şeyin başı eğitim” sözünün içine ivedilikle “Öncelikle Değerler Eğitimi” kategorisini eklemeliyiz.

Yorum Ekle