Amasya İtimat

ÇOBANIN AŞKI (8) Gülcan Yenice ERDEM (Son bölüm)

  Kahveleri getiren Hanım’ına;

             “Birkaç gün içinde Çoban anasını alıp gelecek, Ceylan’la hazırlığınızı yapın” dedi. Kahveler içildikten sonra Ahmet ayağa kalktı, ellerini öptü, izin istedi.

           Ahmet oradan çıkar çıkmaz önce  anacığının  evine  gitti.  Sanırsın uçtu giderken. Anacığı gördü Ahmet’inin  gelişini uzaktan, heyecandan yüreciği hop etti. Özlemişti yiğit yavrucuğunu. Yaklaştıkça yüzünün  gülümsemesi  büyüyordu, açtı kollarını karşıladı yavrusunu. Öptü  gözlerinden yanaklarından. Ahmet de  anacığının iki elini öptü. Oturdular kapıya yakın duran sedirin üzerine  yan yana. Ahmet anlattı  durumu. Uzun uzun anlattı anacığına… Çoktandır da dertleşmemişlerdi, ana oğul özlemişlerdi    birbirilerini.  Anacığı Mazlume  sarıldı evlatcığına, kokladı yüzünü,  saçını. Kaldırdı ellerini  Yaradana dualar etti şükürler etti. Kalktı sedirden;

        “Dur sen şindi indirdim ateşten domata yemeğimi, seversin.” Dedi, serdi yere temiz bir bez yaygı ve koydu üzerine  sofrasını. Ocaktan yeni indirdiği  domates, biber  ve bol soğanlı   yemeğinden bir bakır sahana bolca koydu. Domatesin verdiği kırmızı renkli, tereyağlı suyunda,  iri doğranmış  soğan parçaları  iştah açıcıydı.  Yanına da kendi eliyle pişirdiği ekmeğinden iki parça kopardı.  Bir sahan dolusu üzüm yıkadı. O mis gibi tereyağıyla  kokan, domates ve soğanın tadını hep severdi Ahmet. Eski çocukluk günlerindeki  gibi oturdu anacığının karşısına, yediler yemeklerini. Ahmet özlemişti anacığının sofrasında yemek yemeyi. Bu gün mutluydular, sofralarının tadı bu gün bir başkaydı.  Ahmet, sofradan kalkıp elini ağzını yıkamak için avludaki suyun başına giderken bahçe çitinin  kıyısında bir dizi ekili mısırları fark etti;

           “Ana mari, en çok sevdiğin misirleri unutmamışın gene ekmişin bahçeye.”

         “E bire oğul sen sanki sevmezsin de, unuttum mu sanırsın. Te bu köşede bana ateş yaktırıp da közlü misir yemeye doyamazdın.” Derken ikisi de gülüyordu. İzin istedi, elleri duadaki anasından;

         “Kal sağlıcakla anacığım” dedi,  öptü ellerinden, çıktı kapıdan.  Uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar  arkasından baktı anacığı.  Ahmet, heyecanla yürüdü gitti,  Sali Dayıyı buldu.

          “Sali Ağam, evde misin?”

          Ağaçların dibini sulamak için, evin arkasında, çapayla  toprak açarken,  ön taraftan duydum Ahmet’in sesini.  Dolandım  evin ön tarafına.

         “Ne istersin be Ahmet, kötü bir şey yoktur inşallah?”

          “Yok Ağam, yok. Salim ağa çağırtmış oradan gelirim. Anama uğradım. Seni de göreyim dedim. Ağam ver elini öpeyim.”

           Ahmet’im sarıldı ellerime. Anladım hayırlı bir haber var.

            “De be evlat, hayırlısı olsun, yap hazırlığını bakalım. Al Ceylan’ını yanına, kur evini, tüttür ocağını. Görelim mürüvvetini. Bu günü gösteren Allahıma şükür” derken koluyla alnının terini siliyordu .

            Birkaç gün içinde  çobanımın  anası  ve benim hanım   hazırlamışlar  usulüne göre küçük bir bohçacık,  gittik istedik Ceylan’ı.  İçtik kahvelerimizi.  Sevindik desem ama, düşmandan rahat yoktu, içimiz buruktu, belli etmedik. Akşam oldu mu çalardı Çoban kavalını Ceylan’ına. Çeteler vuruşmuş haberini alıncaya kadar çaldı kavalını. Gelen haberler daha kötü olmaya başlamıştı. Bir gün haber geldi ki, Ceylan’ın çeteye katılan kardaşı  Halil’i vurmuşlar. Durumu iyi değilmiş, arkadaşları şehre hastaneye kaldırmışlar. Anasına babasına duyurmamışlar. Çok yatmamış dediler ağırmış. Ölüm haberini de sakladılar ama nereye kadar. Hastanede ki son günlerinde anacığını sayıklamış  “Haber vermeyin beni böyle görmesin demiş.” Demiş  de sonra anam demiş, başka dememiş. Cenazesi eve gelmiş yiğidinin.

          Kapıya gelen tabutu gören anacığı kendini yerlere çarptı, çırpındı. Sanırsınız feryadı dağlara taşlara çarpar da, çıkar gök kubbeye;

          “Yavrumun yüzünü açın, bir kere göreyim  Güneşimin yüzünü” dedi, yalvardı. Yüzünü araladılar fazla açmak istemediler, vurulmuş  bedenini  göstermediler anacığına.  Halil’in,  can parçası yiğidinin alnına yapışan  sarı saçlarını, sarı perçemini okşadı, sıvazladı sevdİ;

         “Yavrumm… Güneş yüzlü, deniz gözlü yavrum. Gözlerini bana haram mı ettiler, kurban olaydım ben…  Ayağına diken batardı da benim canım yanardı oğlum…”

          Babası Salim, haykıramadı, bıraktı bir taşın üzerine kendini, kamburu çıkmış sanırsınız, te orada oturdu kaldı. Artık cehenneme dönmüştü günlerimiz gecelerimiz. Çeteler çoğaldıkça azmışlardı sanki. Duyardık, kimi yerde erkekleri toplayıp götürüyorlarmış.

           Bir gece baskına gene uğradık, koyunlarımızı darmadağın etmişlerdi. Koca bir köy ayağa kalktık. Benim çoban yok ortalarda. Seslendim aradım dört yanı. Buldum bir kıyıcıkta bayılmış yatar. Aldım getirdim eve, vurmuşlar ağır bir şeyle bacağını  kırmışlar. Kırıkçıya sardırdık, anacığının evine yatırdık bıraktık. Anacığı baksın beslesin diye.  Ramis de çobanı görmeye gelirdi sık sık,  yalnız bırakmadılar.  Ceylan’ın anası da geldi gitti  o arada. Çok sürmedi yeni haberler duyduk, Anadolu’dan Rumlar bu tarafa, biz Anadolu’ya gidecekmişiz. Göç varmış. Muhtarlar da haber dağıtmaya başladı. Önce nereye gideriz derken, sonraları, kaçalım gidelim buralardan dedik. İstesek de istemesek de hazırlanmaya başladık.  Ertesi günü duyduk köy girişinde altı yedi kişiyi kıstırmış almış götürmüş çete uğursuzları. Kimmiş,  kimlermiş? Derken, duydum ki götürdüklerinin içinden birisi de benim kardaşımmış, aldım haberini. Toplandık hepimiz düştük peşlerine. Bırakmadık peşlerini. Akşam olmuştu karanlıkta bulamadık. Bütün gece arandık, dağda taşta. Sabaha karşı hepsini bulduk ama ölülerini bulduk. Kiminin kulaklarını kesmişler, kiminin burnunu kesmişler, atmışlar bir kör kuyuya. Taşla kafalarına vurmuşlar. “Gideceksiniz ama altınlarınızı paranızı, silahınızı  bize bırakacaksınız” demişler.  İçlerinden biri, bu eziyete katlanacağıma kaçayım vursunlar beni de  öleyim demiş, kaçmış. Karanlıkta gözden kaçırmışlar görememişler. O da kurtulmuş, köyüne varmış. Başlarına geleni  o anlatmıştı bize. Altınların, silahların yerini sormuşlar demeyenin kulağını ya da burnunu keserek eziyet etmişler.

              Bu acıya kim dayanır? Dayanamadım, hazırlandım ilk mübadil olanlara katıldım. Bıraktım her şeyimi be evlat… Tadı mı kalmıştı. Cehennemi gördük biz. Bağım, bahçem, evim ocağım, koyunlarım,   canlarımızdan parçalarımız kaldı oralarda. Emektar Hanımımla sağ salim geldik, bir lokmaya muhtaç olduk.

            “Dede be Çoban ne oldu?”

            Bizden sonra gelenlerden duydum evlenmişler  o tarafta. Çoban biraz iyileşince bir araya gelmişler, hoca getirmişler kıymışlar nikahını. Ancak  evlerini yapamadan bırakmışlar oraları.  Bu tarafa nasıl geldiler nereye geldiler bilmiyorum. Buralarda kaybettim onları. Ne tarafa gittiler yerleştiler bilmiyorum. Sordum soruşturdum ama haber alamadım. Geldilerse onlar da sormuştur, kim bilir.

        Sali Dede, dalgın cıgarasından nefes alırken, Öğretmen kalktı yerinden, karşı Osman Emmi’nin dükkânından bir kutu lokumla bir kutu bisküvi getirdi koydu masaya. Çaycıya seslendiler, birer bardak soğuk suları da geldi önlerine. Sali dede yorulmuştu, anıları  acı vermişti, ağır gelmişti ona?

BİTTİ

Yorum Ekle