Ballıca köyündeki evimin hikayesi…

Rahmetli babam Hüseyin Önder 14 Nisan 1942 yılında Çanakkale-Gelibolu’ya ihtiyat askerliğini yapmak üzere gider ve 26 Mart 1944 günü ikinci askerliğinden de terhis olur. İlk askerliğini ise 3 Mayıs 1934-3 Kasım 1936 tarihleri arasında Denizli ili Sarayköy ilçesinde yapmıştır. İkinci askerlik dönüşünde baba evinden ayrılıp kendine müstakil bir ev yapmaya karar verir. Bir kaç seçenek ev yeri arasında babaannemin de isteği üzerine söyler soyadını taşıyan dayılarının mahallesindeki bu boş arsayı Kaya Aydın’dan satın alır. Çünkü babaannem, penceresinden bakınca kardeşlerini ve yeğenlerini sık sık görmek ister.

Aslında bu arsa Kavlıoğlu Ömer’in oğlu Kaya Aydın’ın amcası Osman’a aittir. Osman rahmetli olduktan sonra dünyaya gelen oğlu Osman ise babasının adını alır ancak soyadını Babacan olarak alır. Çünkü sülale babacan soyadını almıştır, ancak soyadı alınıncaya kadar bu sülale Kavlıoğlu diye anılmaktadır. 1928 yılında Dereli-Darma İlkokulu inşa edilirken toplanan yardım paraları listesinde Kavlıoğlu Mehmet adı geçmektedir. Bu zat Sülek Mehmet olarak bildiğimiz Süleyman’ın oğlu Mehmet Babacan’dır. Aslı, İbrahim (Papak Dayı), Hacı Mehmet Babacan’ların babasıdır.

İlk evimiz 1942 yılında inşa edilir ve o yıllarda yöremizde sık sık artçı sarsıntıları görülen 1939 Erzincan Depremi nedeniyle duvarlarını çul ve kilimlerle kapatarak yaşamak zorunda kalır. Hatta inşaat bitince 1941 Temmuz ayı doğumlu olan rahmetli Davut Önder ağabeyimin beşikte yeni evimize taşındığını evimizden yapılan sohbetlerde dinlemiştim. Eski evimizin 1954 yılındaki halini çok iyi hatırlıyorum.

Ben 3 Mart 1948 doğumluyum. Önünde epeyce yaşlı bir kiraz ağacı vardı, ben de çok iyi hatırlıyorum. Bu kiraz ağacına çıkıp ta kiraz toplayan teyze oğlum Yener Caba şu anda hayatta ve İstanbul-Beylikdüzü’nde komşum ve sık sık buluşuyoruz. Kendisi 1944 doğumlu. Onun kiraz ağacında birlikte olduğu mahallemizin gençlerinden Hamza Söyler de Almanya emeklisi 1944 doğumlu ve Ballıca’da yaşamakta. Bu kiraz ağacından önce evimizin arsasında bir ceviz ağacı varmış. Bitişik komşumuz Kaya Aydın’ın büyük kızı Fatma abla bu ceviz ağacı ile ilgili bir anısını da bana alzeimer hastası olmadan önce anlatmıştı. Çocukluğunda bir gün bu ceviz ağacına tırmanırken yanından geçen mahallemizden Kaya Söyler, “o cevize çıkma , burası artık sizin değil” diye ikaz etmiş. O günü çok içerlediğini ve hiç unutamadığını bana anlatmıştı.Yine çocukluğundan kalan anılarında Osman ağabeyimin evden çıkarken kapı önündeki ayakkabılardan hangisini giyeceğine dair kendi kendine konuştuğuna Fatma abla şahit olmuş, “acaba ettük’ün (yani Necati ağabeyimin) mi ayakkabısını giysem, yoksa fettiğin (yani Fetiha ablamın) ayakkabısını mı giysem diye çocuk aklıyla kendi kendine söyleniyormuş). Evimizin avlusuna çift kanatlı ahşap bir avlu kapısı ile girerdik. Avlu kapımızın üzeri de alaturka kiremit kaplı idi. Bu avludan sonra evimizin giriş katına açılan yine çift kanatlı ikinci bir avlu kapısı daha vardı. Bu kapı ile de “hayat” adını verdiğimiz boşluğa girerdik. Kızgın yaz güneşi olduğunda bu hayatta tarlalardan kırılıp getirilen tütünler serilir ve burada iplere dizilip, tütün cerekleri (tütün yapraklarının yaklaşık 3 metrelik kendir iplere dizilişi) yine ilk avludaki tütün aranlarına (aran, tütün yapraklarının kuruması için cereklerin asıldığı tahta çıtalarla yapılmış düzenek) güneşten kuruması için asılırdı.

Ortabağ mevkiindeki üzüm bağından toplanıp getirilen tevek yaprakları da kış boyu yaprak sarma yani dolma pişirmek için bu hayat bölmesinde deste yapılıp küplere tuzlanarak basılırdı.Eski evimizin girişinde sağ köşede ki ilk odası mahalleli için toplantı odası idi. Bağımızdaki üzümleri kaynatıp çömleklere doldurduğumuzda bu odada muhafaza ettiğimizi hatırlıyorum. Kış günleri mahallemizin sohbet odası idi. Köyümüzden Hasan Görgü, bu odada dinleyicilere Battal Gazi kitabını okuyarak dinlettiğini bana anlatmıştır. Kendisi o senelerde mahallemizden Fatma Söyler ile nişanlı imiş. Bu odanın kuzey bitişiğinde büyükbaş hayvanlarımız ve binek merkebimiz için ahır vardı. Ahırın üstü ise toprak dam idi. Burada tahıllar kurutulur, loğ taşı da her zaman damda dururdu. Ahırın kapısı önce iç avlumuza açılırdı, babam burası hayvanların giriş-çıkışında kirleniyor diye kapısını dışarıdan açtı. Ahırın tam karşında kapısı iç avluya yani hayat dediğimiz kısma çılan koyunlarımızın kışın barındığı “koyunların yeri” vardı. Yaklaşık 90 adet koyunumuz olduğunu hatırlıyorum. Yaz mevsimi yaklaşınca yaylaya göç ederdik. Yayladaki ev yerimiz hali hazırda durmakta. Duvarları taş yığını halinde ve önündeki saya ise Zımbıl Mehmet Gülen tarafından şimdilerde kullanılmakta. Koyunların yerinin güney bitişiğindeki oda ise samanlık idi .Koyunların Yeri odamızın üstünde mutfağımız vardı ama biz o odaya aşevi derdik. Aşevinin girişinde bir çengel her zaman asılı idi. O çengele yoğurt bakracı asılırdı, kedi vb. hayvanlardan korumak için. Aşevinin ortasında kış günleri soba yanardı. Sobanın başında da oturak olurdu, soba yanında ısınmak için. Ayrıca aşevinin ocakbaşı (şömine) olurdu, ocakbaşında da bacabaşı dediğimiz özellikle de aydınlık araçlarımız gaz lambası veya idare lambası bulunurdu. Bu idare lambasına bazı yörelerde tıs, Aydın-Karacasu ilçesi Afrodisyas Örenyeri’nde çalışırken gitderi dendiğini öğrendim ve bir adet satın alıp evimde muhafaza ediyorum. Aşevinin kuzey kenarında cağ(bulaşıkların yıkandığı yer) ve üstünde terek olurdu ki bu tereğe mutfak kapları dizilirdi.

Birgün bu tereğin en üst kısmında babamın askerlik günlerinde tuttuğu “akıl defterini” bulmuştum. Ben askerlik yaparken askerlere bu küçük defterden ceplerinde bulundurmaları emri verilmişti. Çünkü 1974-75 yılı Kıbrıs Harbinin yapıldığı yıllardı ve askerliğim Edirne-Karaağaç ve Kırklareli-Babaeski de geçmişti. O yıllar da zor yıllardı. Aşevimiz diğer odalarımızın büyüklüğünde ve günlük hayatımızın geçtiği bir yerdi. Kuzey duvarı boyunca bir sedir ki biz makat derdik, bu sedir üzerinde otururken iki adet giyotin pencereden dışarıyı seyrederdik. İlk önceleri hemen bitişiğimizdeki babamın dayı oğlu Hasan dayımızın ekmek fırını vardı. Sonradan bu fırın yıkıldı, hemen yanındaki kardeşi Ahmet dayımızın evi önüne bir ekmek fırını yapıldı , mahalleli ekmeklerini bu fırında pişirirdi. Sonradan bu fırın da yıkıldı sokağın üstündeki Mustafa Yılmaz dayımızın evi önüne ekmek fırını yapıldı. Bu sokağımızın üstünde Kaya Yılmaz dayının evi önündeki dut ağacından bizim evin çatısına bağlanan urgan ile bayram günlerinde salıncak kurulurdu. Bu üst kata iki bölmeli bir ahşap merdivenle çıkılırdı. Üst katta şimdilerde hol denilen bizim yörede ise çardak adı verilen evimizin üst salonu vardı. Bu salonun da güney duvarına bitişik bir sedir ve iki giyotin pencere vardı. Buradaki sedir altına mısır somakları doldurulurdu. Bu somaklardaki mısırlar ayıklandıktan sonra kalan kısım kış günleri soba yakmakta kullanılırdı. Bu salonun üzerindeki ahşap hatıllara güz aylarında tütün cerekleri asılırdı. İç odalarının tavanlarına da üzüm bağımızdan gelen üzüm salkımları çivilere asılır, kış boyu yenirdi. Sadece üzüm salkımları değil elma, ayva nar vb. meyvelerde kulplarından asılırdı. Dışarıda bir yerlere de kış boyu mısır patlatmak için mısır hevenkleri asılırdı. Merdivenin başında, toprak damın duvarına bitişik tahıl ambarımız vardı. Tahıl ambarının baş kısmında çok gözlü, işlemeli ahşap dolabımız vardı. Bu dolap içinde muhafaza edilen dedelerimin el yazma kitaplarını ve bilhassa Kaya Efendi dedemin gözlüklerini hiç unutmam. Girişte, hayatın sağ tarafında, ahır bitişiğinde demir pulluk başka bir tahıl ambarımızın üstünde idi. Sanırım bu demir pulluk(saban) Amerikan Marşhal Yardımı hediyesi idi. Ama bu pullukla ancak kömüş öküzleri ile çifte gidilirdi. Çünkü bu pulluğu ancak kömüş öküzlerinin çekmeye gücü vardı.

Yorum Ekle