AŞKA VE SEVGİYE DAİR

Bir gün mübarek dudaklardan bir soru terennüm etti: ” Allah’ı seviyor musun ya Ali?”. Allah”ın Aslanı şaşkın: ” Evet ya Resulullah”. “Peki beni? “. “Evet”. ” “Fatıma”yı seviyor musun?”. “Evet”. “Hasan’ı , Hüseyin’i ?”. “Evet ey Allah’ın Resûlü”. “Bir kalp beş sevgi! Bu kadar sevgiyi bir kalbe nasıl sığdiriyorsun ya Ali”(•)…
Bir sabahın altibucuğunda gazeteci Ahmet Abi ile kahvaltı yaparken, etrafımızda onlarca aşık meşk ediyorlardı. “Essalatu hayrun min ennevm” çağrısı ısı ve ses yalıtımlı birçok duvardan karşılıksız dönerken , karakışın soğuğunu ve fırıncı çıraklarını şahit tutarak, bu güzel çağrıya cevap veren aşıklar, önce Davudi sesli müftü beyin ardında “En Güzel”e kul olmanın lezzetine vardılar şimdi de kahvaltı eşliğinde meşke başlamışlardı. Bu muhabbetten olsa gerek, bu ” sevgililer günü yazısı”nin dogum sancıları orada başladı ve küçük kitapligimin “aşıklar” rafının önünde farklı bir boyut kazandı.
Şaşırmıştım. Bu yazı için kalemi kağıdı elime almadan, aşka ve sevgiye dair birkaç kitaba gözatayim dediğimde, kitapligimin neredeyse yarısının aşka dair kitaplardan oluştuğunu farkettim. Bir yanda “bugün Yusufu gördüm ” diyenlere akçeler dağıtılıyor, bir yanda aşkından vazgeçsin diye Kabe’ye götürülen biri “Ya Rab beni bir an dahi aşktan ayırma ” diye dua ediyordu. Şurada erik ağacında ceviz yiyen biri :” Gel gör beni aşk neyledi” diyor, az ileride bir aşık kurban kesen hacıların bıçaklarının altına yatıyor, “O’na olan sevgimin şahidi olsun, ne olur beni kesin” diye yalvarıyordu. Öbür yanda “Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme” diyen bir sevgi insanı risaleler yolluyordu kervanlarla. Beri yanda sevgilisine ulaşmak için mumdan gemilerle ateşten denizlere açılmış biri. ” Birgün olur perdeyi yar kaldırır ” diye sevgilinin kûyinden bir an dahi uzaklasmayan aşık ile, “Sanmaki talebi devletü câh etmeye geldik/ biz aleme bir yar için âh etmeye geldik” diyen aşık ve niceleri nurlu kitapların arasında rind ediyorlardı. Öyle ki ne “Tahir ile Zühre”ye , “Arzu ile Kamber”e , Şem ile Pervane”ye aşkı sorabildim ne de “Hüsn ile Aşk”a , “Mem ile Zin”e , “Kerem ile Aslı”ya bakabildim.
Yıllardır heybemde taşıdığım, cevabı sisli sevgililer günü sorularım vardı oysa benim. Herbiri , kutup rüzgarları gibi zihnim ve kalbim arasında yeniden med cezire başladılar. Platon’un ‘Güzel nedir?’ sorusu kadar basitti halbuki aradığım: Bu gönül hangi güzele ‘sevgilim’ demeliydi. Güzelliği yaratan mıydı tek sevgilim. Yada ‘En Güzel’in habibim dediği benim neyim oluyordu. Bir bakışıyla vücudun kimyasını , kalbin deveranini değiştiren, şehrin en güzel kızlarına, evrenin en yakışıklı delikanlılarına ‘sevgilim’ demek vebâl mi yoksa en güzel boyaya boyanmak için basamak miydi?
Anladimki bu sevgililer günü yazısı kitap defterle, okumayla olmayacaktı. Şimdi önümden şairler yazarlar kervanı geçiyor. Bir dem dahi aşka düştüklerinde, ‘aşkı yine hakkıyla anlatamadık’ diye, aşka dair tüm yazdıklarını yakmaya götürüyorlar. Sevgiye, aşka dair onca yazılmışa sırtımı döndüm ve sevginin sınırının olmadıgı bir iklime, aşktan artakalan neredeyse herseyin bir eziyet olduğu coğrafyaya yola çıktım.
Şimdi ayaklarımı bastığım yerde bir kılıç çekilmiş kınından, bir zamanlar öldürmeye kasdettiği için:’ kim, O öldü derse kellesini uçururum’ diyor. Ahh min el aşk. Sen ölümün hak olduğunu herkesten iyi bilirsin halbuki. Şurada bir Bilal , ‘O’nun olmadığı Medine’yi ne yapayım diye dönmüş gidiyor. Orada bir Eyyüb, seksenbes yaşında , Konstantinopolis’e bir sevda anlatmaya niyetlenmiş, at üstünde kıtalar aşıyor. Gülistanda seyran etmeye gider gibi, babasıyla amcasiyla savaşmaya gidenler , ‘O bize denizi gösterse tereddütsüz dalarız içine’ diyerek sağımdan solumdan geçiyor. ‘Delirdiniz mi? Siz zaten cennetlik degil misiniz?’ diyecek oluyorum, şehrin en yakışıklı ve zengin genciyken simdi örtünecek kefen bulamadan Uhud dağı eteklerinde yatan biri ‘Aşıklar kâr zarar hesabı yapmaz’ diyor.
Heybemin sisleri dagilmamisken elinde kâseyle su taşıyan bir çocuk tutuyor elimden. ‘Gel aradığın burada’ diyor ve çekistirerek evlerine götürüyor . Içeride bir başka ana kuzusu ve asrı Saadet huzuru var. Çocuk abisine uzatıyor kâseyi. O ‘susamadimki’ diyor. ‘Olsun, ben bu suyu sana getirdim, belki bir gün susarsın da kimse su vermez diye’. Onlar gülüyorlar benim yüreğim yanıyor. Diğer yandan Topragın Babasının mahcup sesi geliyor:’ Ey Peygamberin bana bıraktığı emanetlerin en güzeli, ey gözümün nuru, bugün baban bir soru sordu, cok utandım. ‘Benim kalbim bu kadar sevgiyi nasıl taşıyor.’ Peygamber çiçeği gülümsüyor:’ Ey ilmin kapısı, git ve babama deki ‘Allah sevgisi akıldan ve ruhtan, peygamber sevgisi imandan, evlat sevgisi fıtrattan, zevce sevgisi nefs ve muhabbettendir’. Cevap hızla ve heyecanla arzediliyor. Bu kez Nebiler güneşi,Resuller mehtabı, Hatemül enbiya gülümsüyor, ‘bu cevap nübüvvet ağacının meyvesi kokuyor ya Ali’ diyor. Onunla birlikte küreyi arz gülümsüyor, Safa Merve arasında Hacerler gülümsüyor, mağarada ‘O iki kişiden ikincisi’ gülümsüyor, hep ilk günkü gibi duran kördügüm gülümsüyor, Tur dağı eteğinde Rabia gülümsüyor.
Ve ben zihnimin sislerini yele verdim, Mükerrem şehrin tozları içinde,aşkı ile beni aşina kılana şükrümü bildirmenin derdi derunundayım. Şimdi ‘Kavlime sadıkım, sadıkım sana’ diyerek evinin etrafında dönüyor dönüyorum.Umulurki bir gün olur perdeyi yar kaldırır, seyri Cemal ile bizi güldürür…
Bülent uğuz ,2 Şubat 2015, Mekke-i Mükerreme

(•)Bu hadisin farklı kelimelerle çevirisi mevcuttur.Orjinali ve sıhhati için bkz: Tirmizi

Bülent UĞUZ

Yorum Ekle