“Ustada Kalırsa Bu Öksüz Yapı”

 Enver Seyhan
İnsanlık kendini tekrar mı ediyor Yoksa…
Son devirde ibtidai düzeyde yaşam sürenler hariç -kıta olarak, bölge olarak her insan, vaktinde umumun ” bu ne diyor, kime diyor, ne konuşup duruyor, ne yazıp çiziyor ” diye ardından eleştirdiği, gıybetine girdiği belki de iftira ettiği şahısların ekmeğinden yiyor, emeğinden yiyor, çabasından yiyor, gayretinden yiyor…
Bu insanların bazıları hatipti, bazıları sessizdi, kimileri meczup gibi gezer dolaşırdı, kimileri de düşüncelerini kaleme alırdı ki unutmasın, unutulmasın! Yaratılışlarında vardı üstünlük, dirayet, kabiliyet, yetenek, kapasite, yeti ve meziyet. Kendilerini feda eden insanlardı bunlar; kralın zıttına, halkın yararına, kölelerin özgürlüğüne, doğrunun uğruna, bilginin yoluna…
Düşüncelerini kaleme alırdı derken…
Halihazırda olduğu gibi değildi. Gazete, dergi ve televizyon yoktu. Yağnını yıkılmaz sanıp kara duvara yaslamıyor, büyük yazar edasıyla hadsiz hudutsuz maddiyat ve şöhret elde etmiyordu, edemiyordu. Onlar sadece düşüncelerini ve fikirlerini yazıyorlardı. Düşünceleri, hayata katkıları, gayretleri ve üretimleri kendilerinden sonrakilere fayda sağlasın istiyorlardı. Aradan geçen yıllar onların ekserisinin birer dâhi olduğuna şahitlik edecekti, etti de…
Bugün insanlık onların hazırında mutlu müreffeh yaşıyor; yaşayabiliyorsa şayet! En azından bir kısım insan refahtan hissesine düşenden az veya çok faydalanıyor. Dünya hayatı bu insanlar ve düşünceleri olmasaydı kısır bir döngüden ibaret şekilde kendi ekseninde dönüp duracaktı aynı şartlar altında. Düşüncede de tatbikatta da halkın lehine iyileşme, gelişme, değişme olmayacaktı!
O kadar ki bu insanlar hayatlarında düşüncelerinden dolayı huzur da bulamadılar; hapis oldular, sürüldüler veya idam edildiler.
Ayrı ve farklı oldukları için, düşünce ürettikleri için, geleceğin fotoğrafını çektikleri için, mazlumu savundukları için… bizzat cemiyetin kendisi tarafından dışlandılar. Oysa kendileri değildi, şahsi çıkarları değildi amaçları ve gayeleri; cemiyetti, halktı, toplumdu!
Düşünce ve şuur, sevgi gibi muhabbet gibi sevda gibi sarıp sarmalar aynı yolun yolcularını. Emek verenlere el vermekten geri durmaz. İkliminde arayış içinde olan bilginler, alimler, düşünürler ve sanatkârlar akıp gelen zamanın birikimlerinden faydalandılar, bilgilerini, tecrübelerini birleştirip yan yana koydular, fikirlerini kattılar da insanlık son bin yılın ikinci yarısında yaşam kalitesini ve refahını iyiden iyiye arttırdı. Neticede öyle ya da böyle aradan geçen günler, aylar ve yıllar onları haklı çıkardı…
Kitaplarda, görsellerde, literatürde bilinen dünyayı nihayet 5 bin küsur sene olarak ifade ediyorlar. Yani bilinen dünyanın bugünkü seviyeye ulaşmasında hepi topu 5 bin sene nazar-ı dikkate alınıp incelenebiliyor henüz. Bu da Mezopotamya uygarlığı Mısır uygarlığı Çin uygarlığı Indus uygarlığı Anadolu uygarlığı şeklinde bilimsel kaynaklarda yer alıyor. Bu devirlere İlk Çağ deniliyor. Antik Çağ diyenler de var. 4000 yılından MS 375 veya 476 yılına kadar Antik Çağ olarak anılıyor ve biliniyor.
Yazının bulunması ile başlıyor medeniyet denen değerler silsilesi; İbn Haldun’un tarifiyle ümran. Bu da Sümerler namıyla malum kavme varıp dayanıyor. Böylece Tarih çağları başlıyor. Evveli ise Tarih Öncesi Çağlar olup Karanlık Devir Taş Devri Maden Devri gibi adlarla müsemma.
Yazının bulunmasından bu yana geçen 5000 küsür sene içinde savaşlar karmaşalar kargaşalar yıkımlar tahribatlar… yenilikler, değişimler, icatlar derken… insanlık her sahada epeyce yol almış durumda. Maddiyat, şöhret ve kibir olmazsa olmazlar arasında, hatta ilk sırada. Son üç yüz sene insanlık tarihi babında siyasi içtimai iktisadi seviyenin doruk noktası gibi! Gibi çünkü eski devirlerde bugünkü seviye görüldü mü? Bu henüz ispat edilmiş değil.
Uzaktan şöyle genel fotoğrafa bakmak gerekse, dertler sıkıntılar zorluklar felaketler birbiriyle iç içe geçmiş vaziyette. Dün ile bugün arasında bu manada sanki bir ayrım ve fark görünmüyor. Dünyadan kötülük hiçbir dönemde yok olmadı. İnsan denilen mahluk hırs kin husumet ihtiras kibir haset ve fesat olmadan olamaz, yaşayamaz da asla…
Öte yandan bilinen hakikatlere itiraz edenleri ve kabul etmeyenleri de kâle almak gerekmez mi? Kimine göre böyle bir şey yok, kimine göre bu tarihi dönemler gavurların uydurması, kimine göre dünya öküzün boynunda, kimine göre dümdüz, uzaya çıkılmadı, aya kimse ayak basmadı…
Elbette bunlar da fikir. Ancak birisi de çıkıp “itirazıma karşılık şu gerçeğe ulaştım, böyle olmadığını tespit ettim, ispatladım, isnat ile kalmadım” demedi, demiyor, diyemiyor. Diyemiyor zira belli ki itiraz etmekten ötesi yok…
*
İnsanlık arkeolojik kazılarda dünün hikayesini etraflıca anlatan bir belgesel film kasetine rastlayamadı. Belki de bunu hiç düşünmedi. Sadece kazılarda çıkarılan çanak – çömlek, taş, heykel, mezar, lahit, seramik, bakır, demir, tunç öğelerden hareket ederek bir yol çizdi gelip geçtiği, yaşayıp göçtüğü çağlara doğru…
El -Cezeri’den veciz bir cümle ile yazıma son vermek istiyorum.
Diyor ki:
“Uygulamaya dönüştürülemeyen her teknik ilmin doğru ile yanlış arasında muallakta kaldığını gördüm.”
*
El – Cezeri 13. yüzyılda Artuklular devrinde yaşadı ve 80 yıl kadar muammer oldu. Bu kişi de anlatmaya çalıştığım dahilerden biriydi ama mucit değildi. Bugünkü lisanla mühendis idi. Mühendis kelimesi dilimize “hendese” kökünden uyarlanmış girmiş ve bizden bir kelime oluvermiş.

Hadisenin ayrıca semavi

kitaplara ve elçilere dayanan tarafı da var. İşin bu yönü de mühim. Mesela az çok ilim tahsil edenler bilirler ki; iğne, sındı, iplik ve terzilik gibi insanın en çok ihtiyaç duyduğu ikincil diyebileceğim hacetler Hz. İdris kanalıyla insanlara tevarüs etmiştir.
En azından bizim Peygamberler Tarihi adıyla maruf kitaplarımızda böyle geçer.
*
Yeri gelmişken geçmeyeyim. Rahmetlik Şaban Teoman Duralı hoca, İlim ve Bilim arasındaki farkları izah etmişti Felsefe Söyleşileri adlı harika programında. Ömrü tükendi ve 6 Aralık günü göçtü.
Sevgi saygı ve dua ile.
Enver SEYHAN
08 Haziran 2022

Yorum Ekle