ÜSTAD SEZAİ KARAKOÇ

Kasım Alper Özdemir

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim..

Güneşi bahardan koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakabılarımdan  değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili En sevgili Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim..
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin…

O sadece Sürgün’ün şairi değildi..

O isyanın sesi ve bir başkaldırının da ismiydi..

Çağa karşı sessiz bir başkaldırı içindeydi üstad. İkinci Yeni şiirinin en başarılı örneklerini verdiği için elbette İkinci Yeni şairi idi ama İkinci Yeni şairlerinin içinde dünya görüşü farklı olan tek kişiydi. İkinci Yeni’nin temsilcilerinin tamamına yakını Marksist ideolojiye mensuptu ve şiir anlayışlarının merkezine koydukları duygu “cinsellik” idi.

Sezai Karakoç’un ise bir İslam tasavvuru vardı. Bu tasavvur alışılmış, geleneksel İslam tasavvurundan farklı, çağdaş insanın yarasına merhem olmak üzere inşa edilmişti ve temelinde “diriliş” düşüncesini taşıyordu. “Diriliş” onun için bir “misyon” idi.

Müslümanların üzerinde ölü toprağı olduğunu düşünüyordu. 1980 yılından önce, onun bu düşüncesi Diriliş Dergisinde hayat buldu. Öyle ki Diriliş Dergisi muhafazakâr, mukaddesatçı kesim kadar sosyalist ve devrimci kesimin de dikkatini çekiyordu. Uzun soluklu çıkan dergi, birçok insanın düşünce dünyasında devrim yaptı. Zaman içinde Diriliş düşüncesi bir medeniyet tasavvuru hâline geldi. Sezai Karakoç; İsmet Özel’den Cahit Zarifoğlu’na, Nuri Pakdil’den Rasim Özdenören’e kadar birçok ismin üzerinde etkili oldu.

İkinci Yeni’nin temsilcileri arasında en çok da Cemal Süreya ile ahbap idi. Cemal Süreya ile Mülkiye’den sınıf arkadaşı idi, dünya görüşünden zevklerine ve ilgi alanlarına kadar her şeyleri farklı idi. Ancak Cemal Süreya, onun şiirlerine bayılıyordu. Sezai Karakoç’un yeni bir şiiri yayımlandığında edebiyat dünyasına duyurmak ve yorumlamak için can atan kişi Cemal Süreya idi. Sezai Karakoç’un şiirlerinin çok başarılı olduğunu düşünüyordu. İkinci Yeni’nin başarılı örneklerini vermesine rağmen ne Marksist idi ne de şiirlerinde cinsellik temasını işledi. İmgesel, derinlikli şiirleriyle çağdaş şiirin başarılı örneklerini verdi.

Çok net bir biçimde şunu söyleyebilirim: Sezai Karakoç ne İkinci Yeni’nin düşünce yapısına sahipti ne de kendisinden etkilenenler gibi düşünüyordu. Kendisinden etkilenen isimler, bu dönemde siyasal İslam düşüncesinden yana saf tuttular. Devrimci bir kalem olarak sosyalistlerin de bir dönem saygı duyduğu Nuri Pakdil, hayalindeki yönetimi ve ortamı bulmuş gibi siyasal İslam’ın merkezinde yer aldı, siyasal iktidarın her şeyini alkışladı, bu tavrını ölünceye kadar sürdürdü. Siyasal iktidar, Nuri Pakdil’i istediği biçimde ölünceye kadar kullandı. Ancak Sezai Bey’i kullanamadı. Siyasal iktidarın tekliflerine evet demediği gibi hep mesafeli durdu. Sevmiyordu siyasal İslamcıları. Onun “Diriliş” kavramını kullanmak istediler, şiirlerini okudular. Bunlara engel olamadı ama bu tavırdan rahatsızdı.

Adına ödüller düzenlenmesine sıcak bakmadı, rahatsızlığını dile getirdi, çiğnemeye cesaret edemediler. Omurgalı idi. Onurlu bir duruşu vardı. Siyasal İslamcılara mesafeli hatta soğuk idi. Necip Fazıl’ı tepe tepe kullandıkları gibi Sezai Karakoç’u da kullanmak istiyorlardı ama o kendini kullandırtmadı. Sağ iken hakkında doktora tezi hazırlanan nadir edebi şahsiyetlerden biriydi. İlk doktora tezini de Yeni Edebiyat Profesörü Turan Karataş hazırladı. Sezai Karakoç bekârdı hiç evlenmedi. Hayatı boyunca mütevazı yaşadı. Heceyle yazılan Mona Roza şiiriyle ünlendi ama bu şiirini kitaplarına almadı. Mona Roza, 30 yıl el altından fotokopi ile çoğaltıldı, edebiyat dünyasında efsane hâline geldi. 1990’lı yıllarda uzun bir şiir olan Mona Roza’yı ince bir kitap hâlinde bastırdı. Çok fazla rağbet gördüğü için onun geliriyle Kadıköy’de kirada kaldığı evden kurtuldu, Fındıkzade’de mütevazı bir ev satın aldı. Karşılıksız olan hiçbir şey kabul etmezdi. Ona saygısından dolayı hatırı sayılır maddi yardım yapmak isteyen kimseler vardı ama kabul etmedi. Bunu bildikleri için kitaplarını üçer beşer alarak bu yolla yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Sağ iken Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü verildi. “Plaketi adresime göndersinler, törene katılmam.” dedi.

Hiçbir törene katılmadı, hiçbir imza etkinliğinde gören olmadı ama “Hızırla Kırk Saat” gibi anıt şiirler ortaya koydu. Deha seviyesinde zekâya sahipti. Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı iken kendisini ziyaret edip Diyanet kontenjanından hacca götürme teklifi yaptığında, “Hoca milletin parasıyla ben hacca gitmem, bana hac henüz farz olmadı!” demiştir. Mehmet Görmez, “Bu milleti Arafat manifestosundan mahrum bırakmayınız üstadım!” diye ısrar ettiğinde ise “Hoca! Arafat’a manifesto yazmak için çıkılmaz, vakfeye durmak için çıkılır!” diye daha sert ikaz ederek, Görmez’in şovmence tavrını anında budamıştır.

Sezai Karakoç, kökü bu topraklarda bir çınardı. Edebiyatın merkezinde idi ve herkesin gözünde saygın bir kimlikti. Şovu sevmiyordu. Gandi gibi mütevazı yaşadı, sessizce veda etti. Şiirin ve sanatın hakkını verdi.

Şu tespiti onun din anlayışını ve dünya tasavvurunu özetlemeye sanırım yeter: “Ey Müslüman! Seni öldürmeye gelen, sende dirilmeli!” Mekânı cennet olsun, Allah’ın rahmeti üzerine olsun!

Yorum Ekle