Amasya İtimat

TUHAF (Enver Seyhan)

Bazan üzülüyorum.
Bazan gülümsüyorum.
Bazan düşünüyorum.
Bazan vaz geçiyorum.
Bazan rüzgar olup esiyorum.
Bazan da hiç olmadığım kadar susuyorum…
Sebepleri var…
Soruyorum:
“Kaç yaşındasın?”
Gözümün içini tarıyor, susuyor, içinden kızıyor.
Elinde cep telefonu, sırtında çanta, ayağında adidas marka ayakkabı; en pahalısından.
Yahut el çantasında computer.
Ne var bunda diyenler oluyor.
Ben de aynı şeyi diyorum.
Bunda bir şey yok!..
Soruyorum:
“Kaç yılında doğdun?
Türkü söyler misin?
Araban var mı?”
Çocuk otuz beş yaşında.
Çocuk yirmi dokuz yaşında.
Çocuk otuz yedi yaşında.
Soruyorum:
“Evli misin?
Baban zengin mi?
Kaç çocuğun var?”
Kızıyor da yapacak bir şey yok.
Saçları bembeyaz olmuş adama ne desin ki?
İçinden sinkaf ediyordur.
Bilemem.
Çünkü konuşurken mangalda kül kalmıyor.
Yapıyor.
Asıyor.
Kesiyor.
Üretiyor mu?
Hayır.
İşi var mı?
Hayır.
İş arıyor mu?
Hayır.
Bir baltaya sap olabilir mi?
Hayır!
Kendine faydası olmayanın vatana, millete, ailesine yararı olmaz.
Çalışmak istiyor da masabaşı olsa.
Üretmek ona zor geliyor.
Fabrikada tezgâhta üretmek istemiyor.
Demir ferforje işi ağır.
Berberlik basit.
Satış memurluğuna da dudak büküyor.
Evrak işi olsa bolca da çay kahve.
Soran eden olmasa.
Öyle bir iş ki her bayram dokuz gün tatil olacak.
Otelde kalacak.
Ücret dolgun olacak.
Gezecek.
Sorumluluk olmayacak.
Babası zengin.
Aman nesine gerek dünya!
Çal çal oyna!
Acı bir durum.
Hevesi yok.
Acelesi yok.
Bilesi yok.
Şansı yaver gitmemiş de futbolcu olamamış…
“Daha gençmiş, bekle bakalım!”
“Yav otuz yedi yaşın neresi genç?”
Lise diploması var.
Üç beş kitap okumuş.
Computer üzerinden haber alıyor.
Haber sitelerini okuyor.
Ekonomi biliyor.
Tarih biliyor.
Mühendis de kim oluyor?
İnşaat ustasından iyi duvar örüyor.
Çöpçü olmak da mı iş oluyor?
Ama hiçbirine vakıf değil.
“Ne iş yaparsın” derdim, iş görüşmesi için gelene.
“Her işi yaparım” derdi.
“Muhasebe bilir misin” derdim.
“Daktilo kullanır mısın?”
“Siz öğretirseniz neden olmasın?”
“Tamam.”
“Anlaştık.”
“Bir yıl ücret yok.”
Acı acı gülümserdi.
Ellerini oğuştururdu.
Ayak uçlarından heyecanını anlardım. Ayakkabılarını birbirine sürterdi.
Kızarır bozarırdı.
“Elinden bir iş gelmiyor öyle mi?”
“Amelelik yaptın mı?”
“Yok.”
“Çaycılık?”
“Yok.”
“Mal güttün mü?”
“Ben kasabada büyüdüm…”
“Askerde ne yaptın?”
“Soğan soyardım, nöbet tutardım.”
“Atış yapar mıydın?”
“Yapardım.”
“On ikiden vurmuşsundur.”
“Yok.”
“Ya?”
Sessizlik…
Anlardım.
Asla kimseye zulüm etmedim.
Etmem.
Ama bir adım at cılız bir adım.
Manisa ile Amasya’yı karıştırma.
Az çok güncel lazım.
Kara ak sarı yeşil…
Bunları canlı yaşadım.
Niye yazıyorum?
Bu ülkenin gençlerinde heyecan yok.
Siyasetçilere özendikleri oluyor.
Siyaseti sıradan boş bir iş sanıyor.
Oysa siyaset bir birikim işidir. Biriktirmemiş bir insan siyasette başarılı olamaz.
Yetenek de yok. Beceri hiç yok.
Üniversite bitirmiş.
Kahire şehrini haritada gösteremiyor.
Nil nehrini Rusya’da sanıyor.
Tesla ile Edison’u duymuş, okumuş. Tekrarlıyor.
Platon’dan haberi yok.
Ama her şeyi biliyor…
Aslında kendine güvense iş tamam…
O güveni verse…
Harun Reşit kim desem bilmesi muhtemel mi?
Ebu Hanife?
Mete Han?
Orhan Gazi?
Plevne?
İnebahtı?
Galiba genel kültürü eleyip duvara asmışlar.
Çalışmamak için bahaneler hazır.
Şu ülkenin çocuklarına üzülüyorum.
Mesafe almak için yolu yürümek lazım.
Engeller mani olmamalıdır.
Hadi diplomanızı fotokopi yaptırın.
Yarından tezi yok, bir işe baş vurun.
Ve üretin.
Göreceksiniz ki yorgunluk yaşama sevincinizi her sabah katlıyor olacak.
Haydi!
Bismillah!

 

Yorum Ekle