Meslek Anıları – Öğretmen Olmak ve Bir Öğretmeni Tanımak 6

Ali Rıza Atasoy Meslek Anıları

MESLEK ANILARI

Bir dönem ilçemizde Milli Eğitim Müdürlüğü yapmış öğretmenimizin yazıları.

ÖĞRETMEN OLMAK VE BİR ÖĞRETMENİ TANIMAK

Ali Rıza Atasoy
Eğitimci Yazar ve Şair
Taşova Yeşilırmak Şiir Vadisi Grubu Kurucusu ve Yöneticisi

[[Önceki Bölüm/ler İçin Tıklayınız]]

Bölüm: 6

Karahan köyünden ayrılıp görev yerime gelince, daha önce tanıştığım ve birkaç kez görüştüğüm Güllüçimen köyü muhtarının sekreterlikte beni beklediğini gördüm. Güllüçimen köyü ilçenin kuzeyinde, ilçe merkezine 60 – 70 km. mesafede, Tendürek dağlarının eteğinde rakımı oldukça yüksek olan köylerden birisi. Bu köye ilk kez Temmuz ayında gitmiştim ve köyü görünce adıyla tezat teşkil edecek şekilde gördüğüm manzara karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Köye sanki gökten taş yağmış, her taraf taş içinde. Ne bir düzlük arazi, ne bir tarla, ne bir bağ bahçe, ne de gözüme tek tük ilişen birkaç çalı ve birkaç cılız kavak ağacı dışında bir tek dikili ağaç var. Etrafta sadece birkaç dana, keçi, koyun ve bunları otlatan insanlar görünüyor. Bir de uğultusu hiç kesilmeyen ve bir müddet sonra da insanı bıktıran sert bir rüzgâr esip duruyor.

Etrafa bakınca “Burada yaşayan insanların dünyası nasıl ki acaba, neyle geçinirler, ne yerler ne içerler, başka yerlerdeki yaşantılardan ne denli haberdardırlar?” gibi birtakım garip sorular soruyorum kendime. Köye varınca etrafımızı, ilkokul çağında oldukları belli olan bir grup çocuk kuşattı. Çocuklarla tanışıp konuşuyorum, onlara kaçıncı sınıfa gittiklerini ve eğitim öğretimle ilgili çeşitli sorular soruyorum. İlk etapta beni köylerine atanan yeni öğretmenleri olduğumu zannettiklerini anladım. Konuşmalarının bazısını hiç anlayamasam da onlarla ilgilenmem çocukların hoşuna gidiyor ve ben köyden ayrılırken arkamdan el sallıyorlar.

Güllüçimen köyünde eski tarihli olduğu her halinden belli olan ve bitişiğinde öğretmen lojmanı da bulunan iki derslikli bir ilkokul var. Köyün ortaokul ve lise çağındaki çocukları il ve ilçe merkezindeki okullarda veya başka yerlerde yatılı olarak okuyorlarmış. Köyde ilkokula giden, her sınıftan yedi sekiz öğrenci olmak üzere toplam 40 kadar öğrenci olduğunu öğreniyorum. Köyün taşıma merkezi okullara uzak olması, iklim ve ulaşım şartlarının zorluğu gibi nedenlerle bu öğrenciler taşımalı eğitim kapsamına alınamamış. Köyün ilçe ve il merkezine de çok uzak olması ve coğrafi olumsuzluklar gibi birtakım gerekçelerle aileler küçük çocuklarını yatılı okula vermek istememişler. Bundan dolayı ilkokul çağındaki bu öğrencilerin birleştirilmiş sınıf yöntemiyle yerinde eğitim öğretim görmeleri planlanmış. Öteden beri devam eden bu planlama ve uygulama, ben göreve başladıktan sonra da değişmedi.

Köye epey zamandır atama yoluyla kadrolu öğretmen gelmediği için, genelde yöreden temin edilen ücretli öğretmenlerle eğitim öğretim sürdürülmüş bugüne kadar. Biz de aynı yöntemle okula eğitim öğretim yılı başında, yüksekokul mezunu birisini ücretli öğretmen olarak görevlendirmiştik. Ancak kısa bir süre sonra görevlendirilen bu öğretmen, kendince bir gerekçe göstererek görevi bıraktı. O günden bugüne geçen süre içinde bütün çabalarımıza rağmen okula yeni bir öğretmen görevlendirmesi yapamamıştık. Dolayısıyla, Kasım ayının ortaları olmasına rağmen öğretmensizlik nedeniyle okul hâlâ kapalı ve eğitim öğretim yapılamıyor.

O gün Karahan köyünden çıkıp yerime geldiğimde Güllüçimen köyü muhtarının sekreterlikte beni beklediğini görünce ne için gelmiş olabileceğini az çok tahmin etmiştim, hemen kendisini odama aldım. Birer çay içip biraz da oradan buradan konuştuktan sonra, henüz onun konuya girmesine fırsat vermeden “Muhtar öğretmeniniz bir iki gün içinde gelecek bilginiz olsun, çocuklara ve velilere haber ver, gelen öğretmene de yardımcı olun da okulu eğitim öğretime açın, daha sonraki bir zamanda ben de uğrayacağım” dedim. Muhtar bu haber üzerine memnuniyetini ifade ederek, başka da bir şey konuşmadan müsaade isteyip yanımdan ayrıldı. Muhtar çıkınca hemen bir onay yazısı yazarak mesai bitmeden önce Cengiz öğretmenin Güllüçimen köyü ilkokuluna görevlendirilmesini sağladım. Sekreterlikte görevli personele de Karahanköyü ilköğretim okulunu arayarak Cengiz öğretmenin yarın sabah bana uğraması gerektiğini bildirmesini söyledim.

Ertesi sabah yerime geldiğimde çalışma odamın kapısı önünde Cengiz öğretmeni bekler buldum. İçeriye çağırarak çekmeceden çıkardığım görevlendirme yazısını kendisine tebliğ ettim. Ardından da “Bugünden itibaren Güllüçimen köyü ilkokulunda görevlendirildin, köyün muhtarı filan kahvehanede olmalı arkadaşlar seni muhtarla görüştürsünler, en kısa süre içinde köye gidip okulu eğitim öğretime aç, en kısa zamanda ben de okulu ziyaret edeceğim, geldiğimde herhangi bir sorunla karşılaşmak istemem” dedim. Ben bunları söyleyince bir an şaşkınlığını gizleyemedi ve bir şeyler söylemek istedi ama ben onun konuşmasına fırsat vermedim. Bunun üzerine kendisine tebliğ ettiğim görevlendirme yazısının bir suretini alarak çıkıp gitti.

O bölgedeki uygulamaya göre; köylerde görev yapan öğretmenler sadece maaş günlerinde ve haftada bir ilçenin pazarının olduğu gün ders bitiminden sonra, yine akşama görev mahalline dönmek kaydıyla ilçe merkezine gelebilirlerdi. O günden sonra Cengiz öğretmeni hemen hemen her hafta kurumun koridorlarında ya da birimlerinde görüyordum ama ben her seferinde kendisini görmezlikten geldim. Zaman zaman ilgili personel gelerek Güllüçimen köyü öğretmeninin demir, çimento, tuğla, kiremit, boya gibi bazı inşaat malzemeleri istediğini söylüyordu. Ben de her defasında “Ne istiyorsa verin” diyordum. Bu gibi istekleri bir müddet devam etti, ben de yine ilgili personele her defasında kendisine yardımcı olmalarını söylüyordum.

Bir gün yardımcımla birlikte çalışma odamda bir konu üzerinde konuşurken ilgili personel gelip Cengiz öğretmenin yine bazı inşaat malzemeleri istediğini söyledi, bu defa da “Bir daha bana sormanıza gerek kalmadan o öğretmen ne istiyorsa verin” dedim. Bunun üzerine yardımcım “Bu arkadaş bu kadar inşaat malzemesini ne yapıyor acaba, satıyor olmasın?” dedi. Bu söz karşısında hafif tebessüm etsem de aslında içerlemiş ve kızmıştım. Kendisine dönerek “İzmir gibi bir yerde doğup büyümüş, iyi bir eğitim almış ve öğretmen olmuş, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde eğitim mücadelesi veren bu genç insan Tendürek dağlarının zirvesinde bu malzemeleri kime satacak acaba, olur mu öyle şey!” diyerek tepki gösterdim. O arkadaş da o yöredendi; kaçakçılık başta olmak üzere yasal olmayan ve etik dışı bir takım işler oralarda henüz yaygındı. Sanırım öteden beri bu tür işleri yörede sıkça duyup gördüğünden olacak, arkadaşımızın böyle bir kuşkusu vardı. Ama ben biliyordum ki o öğretmen, o dağ başına hangi şartlarda ve nasıl götürdüğünü bilmediğim, içinde tüyü bitmedik yetimin hukuku olan o malzemeleri okula kullanıyordu, bundan adım gibi emindim. O köye tekrar gidinceye kadar o malzemelerin nereye kullanıldığını hiç merak etmedim ve ne muhtara ne de kendisine sormadım!

Ocak ayının ortaları olmuştu, okulların yarıyıl tatiline girmesine birkaç gün kalmış ve yine her yer beyaz örtü içindeydi. İşte böyle bir günün akşamüzeri, karayolları teşkilatı yetkilisini arayarak Güllüçimen köyünün ulaşım ve yol durumunu sordum. Yolun açık olduğu ve ulaşımda bir sorun olmadığı bilgisini alınca içimden “Yarın Güllüçimen köyüne gitmeliyim” dedim. Ardından da şoförümü çağırarak yarın sabahtan Güllüçimen köyüne gitmek üzere yola çıkacağımızı, hazırlıklı olmasını söyledim. Ayrıca yeteri kadar kalem, defter, kitap ve diğer kırtasiye malzemesiyle birlikte ihtiyaç sahibi öğrencilere dağıtmak üzere çeşitli vesilelerle temin ettiğimiz ve hâlâ depoda yeteri kadar bulunan kışlık giyeceklerden de okulun öğrenci sayısı kadar araca yüklemesini tembihledim.

Ertesi sabah erken saatlerde yola çıktık, Muradiye-Çaldıran karayolundan köy yoluna sapınca kışın şiddeti ve kar yoğunluğu daha da fark ediliyordu. Yoldaki kar temizlenip ulaşım sağlanmış ama yoldan temizlenen kar kütleleri sanki düzenli bir şekilde yol kıyısı boyunca yığıldığından yol tabii bir koridor halini almış. Yol boyunca neredeyse arabanın içinden dışarıyı göremiyoruz, bu şekilde ağır ağır tırmanıyoruz ve biz ilerledikçe rakım yükseliyor. Bu minval üzere belirli bir mesafe gittikten sonra şoföre biraz durmasını söyledim. Arabadan dışarı çıktık, bulunduğumuz noktadan oldukça yükseklere tırmanmış olduğumuz anlaşılıyordu. Etrafımız açık, üzeri beyaz bir örtüyle kapalı olsa da engebeli bir mıntıkada olduğumuz belli ve karşımızda uçsuz bucaksız bir boşluk vardı.

Göz ufkumuzda belirli noktalarda birkaç köy ve mezra tipi yerleşim yeri olduğunu görebiliyoruz. Köy ve mezralardaki biraz da ihtiyaç için dikilmiş kavak ağaçlarının dışında bu bölgede başka ağaç cinsine rastlanmıyor. Fakat bulunduğumuz noktadan etrafı seyrederken uzaklarda küçük bir düzlüğün ortasında “tek başına ve hür” ve oldukça büyük bir ağaç gözüme ilişiyor. Uzaktan ne ağacı olduğunu kestiremediğimiz bu gümrah ağaç o tarlanın ortasında nasıl bitmiş, nasıl böyle boy salıp büyümüş hayret ediyorum. O yıllarda cep telefonları hayatımıza yeni girmiş olmakla birlikte, bugünkü gibi çok amaçlı telefonlar yoktu. Yalnız yörenin stratejik durumundan olacak, o bölgenin her noktasında cep telefonları çekiyor, iletişim sorunu yaşanmıyordu hiçbir zaman. Yanımıza fotoğraf makinası almayı unuttuğumuzdan, karşımızdaki bembeyaz manzaranın ve uzaktaki o “tek başına ve hür” ağacın fotoğrafını çekememiş olduğuma bugün bile hayıflanırım.

Bu şekilde biraz etrafı seyredip biraz da soluklandıktan sonra aracımıza binerek tekrar yola koyulduk. Bir müddet daha tırmandıktan sonra nihayet Güllüçimen köyü göründü. Köye bir kilometre kadar yaklaşmıştık ki bu noktada bulunan dar ve virajlı rampayı bütün uğraşımıza rağmen aracımızla çıkmamız mümkün olmadı. Bunun üzerine şoföre “Sen okula çık ve öğretmenle birlikte büyüklerden birkaç da öğrenci gelsin, birlikte arabadaki malzemeleri okula taşıyın” dedim. Şoför yürüyerek köye doğru giderken ben yine etrafı seyrediyordum ve uzaklara bakıp dalıp dalıp gidiyordum. Derken bir müddet sonra şoförle birlikte öğretmen ve birkaç öğrenci geldiler. Cengiz öğretmen önce yanıma gelerek “Hocam hoşgeldiniz, sizi burada görmek ne güzel” diyerek elini uzattı. Ben de mukabelede bulunarak elini sıktım ve teşekkür ettim. Cengiz öğretmen araçtaki malzeme paketlerini taşıyabilecekleri şekilde öğrencilere dağıttı. Geri kalanları da kendisi ve şoför aldıktan sonra onlar önde, ben arkada köye doğru yürümeye başladık.

Okulun önüne geldiğimizde gördüğüm manzara karşısında adeta şaşkınlığa uğradığımı belirtmeliyim. Bir an “Daha önce geldiğim köy ve gördüğüm okul burası değil miydi acaba?” diye içimden tuhaf bir düşünce geçti. Okul, sanki yıkılıp yeniden yapılmış gibi; bahçe duvarındaki çatlak ve yıkık yerler onarılmış, bahçe tesviye edilip düzenlenmiş, binanın cephesi boyanmış. Çatıdaki karlar temizlenmiş olduğundan çatının aktarılıp güçlendirildiği, eksik kiremitlerinin tamamlandığı da ilk bakışta beli oluyor. Esas şaşkınlık anını sınıfa girince yaşıyorum. Sınıf tertemiz, ortada bir soba yanıyor ve içerisi sıcacık, sınıfın iki cephesindeki büyükçe pencerelere temiz perdeler takılmış. Öğrencilerin sıralarına renkli bezden temiz örtüler geçirilmiş, çocuklar temiz ve bakımlı görünüyor. Birleştirilmiş sınıf sistemiyle eğitim öğretim yapıldığından, birden beşe kadar her sınıf ayrı küme olacak şekilde bir oturma düzeni oluşturulmuş.

Önce “Günaydın çocuklar” dedikten sonra kendimi tanıtıp, onlarla konuşmaya başlıyorum. İçlerinden birkaç tanesi “Siz yazın da gelmiştiniz ve bizimle konuşmuştunuz” diye hatırlatmada bulunuyor. Sonra da tebeşiri elime alarak kara tahtanın bir tarafına ikinci ve üçüncü sınıflar için Orhan Veli’nin “Bayram” isimli şiirini, diğer tarafına da dördüncü ve beşinci sınıflar için Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” şiirini yazıyorum. Hep birlikte şiirleri birer kez okuyoruz sonra da birkaç öğrenciye okutuyorum. Çocuklar çok memnun oluyorlar, onlarla bir anda kaynaşıyoruz, böylece öğretmenliği ve öğrencilerimi ne kadar özlemiş olduğumu bir kez daha fark ediyorum.

Çocuklarla konuştukça neşem yerine geliyor ve edindiğim bu güzel intiba sonucu Cengiz öğretmene karşı içten içe bir mahcubiyet duyduğumu hissediyorum. Bu arada öğle paydosu vakti geliyor, öğrenciler öğle yemeği için evlerine gidecekler. Şoföre getirdiğimiz giyecek paketlerini sınıfa getirmesini söylüyorum, biz paketleri açarken muhtar da sınıf kapısından giriyor. Hoşbeş ediyoruz, birlikte elbiseleri çocuklara dağıtıp giydiriyoruz. Çocukların sevincine ve mutluluğuna diyecek yok, hepsinin gözlerinin içi gülüyor ve hep birlikte evlerine koşmak üzere sınıftan çıkıyorlar. Çocuklar çıkınca muhtar “Buyurun bizim eve yemeğe gideceğiz” diyor. Bu söz üzerine Cengiz öğretmen ona dönerek “Muhtar hocam bugün benim misafirim, benim fakirhanede Allah ne verdiyse öğle yemeğini birlikte yiyeceğiz, bir dahaki sefere de sizde yeriz, yalnız sen evden biraz tandır ekmeği ile otlu peynir getirtiver” diyor ve birlikte dışarı çıkıyoruz.

Okulun önünde Cengiz öğretmen köyden, okuldan ve yaptığı çalışmalardan bahsetti. Biz konuşurken muhtar da geldi ve birlikte okul lojmanına geçtik. Cengiz öğretmen lojmanın tek odasını oturma, çalışma, yemek ve yatak odası olarak kullanıyor. İçeri girince Cengiz öğretmenin hem oturma amaçlı hem de karyola olarak kullandığı anlaşılan kanepeye oturuyoruz. Odanın bir köşesinde çalışma masası var, üzerinde bilgisayar açık, ekranda birtakım okul ve öğrenci bilgileri olduğu ilk bakışta anlaşılan bir sayfa görünüyor. Odanın bir köşesini de mutfak olarak kullanıyor, orada da bir masa üzerinde birkaç çanak, tabak, tava ve tencere ile birtakım mutfak gereçleri var. Odanın bir tarafında da elbise dolabı ile yiyeceklerini koyduğu portatif bir dolap var. Odanın tertipli düzenli olduğu ilk bakışta belli oluyor; ortada küçük bir soba yanıyor, içerisi sıcacık, semaverde çay kaynıyor.

Cengiz öğretmen muhtarla birlikte mükellef bir yer sofrası kuruyor. Muhtar evden biraz yemek de getirmiş, sofrada yemekle beraber kahvaltılık çeşitleri var. Hep birlikte güzel bir şekilde karnımızı doyuruyoruz, yedikçe ne kadar acıkmış olduğumu da fark ediyorum. Yemeğin ardından çaylarımızı içip sohbet ediyoruz. Cengiz öğretmen ile muhtar köyün ekonomik, sosyal, coğrafi ve demografik yapısıyla ilgili bir takım bilgiler veriyorlar. Ayrıca Cengiz öğretmen açık olan bilgisayarının ekranını çevirerek, bilgisayara kaydetmiş olduğu okul ve öğrenci bilgileriyle, veli profiline ilişkin birkaç ayrıntıyı da anlatıyor. Gördüklerimden ve bulunduğum ortamdan büyük bir memnuniyet duyuyorum, o kadar ki birkaç gün kal deseler kalabilirim.

Lakin ilçeye dönmem lazım, beni bekleyen başka işlerim var, vakit de iyice daraldı hava kararmadan gideceğimiz yere ulaşmamız lazım. Birlikte dışarı çıkıyoruz, Cengiz öğretmen ile muhtar aracımızı bıraktığımız yere kadar bize refakat ediyorlar. Aracımıza binerken her ikisiyle de vedalaşıyoruz, her ikisi de “Hocam bunu saymıyoruz, yine bekleriz, ama geleceğinizi önceden haber verin ki biz de ona göre hazırlık yapalım” diyorlar. Onlara tebessüm ediyorum ve “Bakalım, kısmetse yine geliriz” dedikten sonra hareket ediyoruz.

Yine bembeyaz bir örtüyle kaplı arazide belirgin bir çizgiyi ve koridoru andıran yoldan bu defa yavaş yavaş inişe geçiyoruz. Oturduğum aracın sağ arka koltuğunda yüzümü cama yaslayıp dışarıyı seyrederken aynı zamanda gün boyu yaşadıklarımı düşündüm. Acaba Cengiz öğretmeni buraya görevlendirmekle ona haksızlık mı yapmıştım? Bu ve buna benzer sorular kafamı kurcalayıp durdu. Karahan köyünde ilçenin en gözde okulunda görev yaparken ortamdan yakınan bu genç adam, buradaki işinden ve yaşantısından şikâyetçi olmadığı gibi gayet memnun olduğu her halinden belli oluyordu. Öyle ki bu memnuniyet yüzüne ve davranışlarına yansımıştı, buna bizzat bugün tanık olmuştum. Bu minval üzere ne kadar yol aldığımızın farkına varmadan akşam karanlığı çökmek üzereyken ilçeye giriş yaptık.

(devam edecek)

Yazıların Slayt Videoları (Yotube Playlist)

Yorum Ekle