Memleketimizin Eğitim Halleri (Bölüm-2)

Tam da okulu sevdirme, okuma-yazma becerisini kazandırma sürecinde sınavlara tabi tutarak çocuklarımızı okullardan soğuttuk. Henüz ikinci sınıfta, önlerine üç seçenekli sorular koymaya başladık. Sadece “üç seçenek çemberine” hapsederek, doğru seçeneğe erişmelerini reva gördük. Böylece, geniş bir dünya perspektifinden mahrum bırakarak, muhakemelerine prangalar vurduk. Bazen, “doğru” seçenekler arasına bir tane de “yanlış” seçenek sıkıştırdık. Bir nevi yanlışı teşvik edercesine… Yani zaman zaman doğrulara çarpı attıra attıra, yanlışı “doğru” gibi algılamalarını da hüner bildik kendimizce. Daha 6-7 yaşlarında zihinlerini sınav psikolojisi ve sınav kaygısıyla tanıştırarak heveslerini bir bir tırpanladık. Ve kendimizi de, sınavlarda elde ettikleri netler oranında ödüllendirmeye alıştırdık. Bir rekabet ortamı oluşturarak; önce sınıf içinde, sonra sınıflar arasında amansızca bir yarış başlattık. Daha da öteye giderek yelpazeyi il, hatta ülke düzeyine kadar açtık. Böylece, kendi ellerimiz ile tertemiz yüreklerine nifak tohumları ektik. Her çocuk; sıra arkadaşını, sınıf arkadaşını, okul arkadaşını hatta hiç tanımadığı başka bir ildeki akranını bile yazık ki bir rakip, bir düşman gibi idrak etmeye başladı. Akşamları kimi anneler komşularının, kimi babalar arkadaşlarının çocuklarıyla kıyaslayarak ceberut yüz göstermeye azmetti. Söylendi, azarladı. Yüz döktü, kaş çattı. Öfkelendi, bağırdı. Bütün bunları, sınav sonuçlarının bedeli olarak kabul ettik aklımızca.


Çocukların yeteneklerini ve ilgi alanlarını tespit etmek yerine elbirliğiyle önlerine Fen Lisesi, Anadolu Lisesi gibi hedefler koyduk. Tek bir çocuğumuza dahi gelecekte dünya çapında bir ressam, bir müzisyen, bir sporcu, bir aşçı, bir yazar veya bir kuaför olabilme fikrini aşılamayı bir türlü akıl edemedik. Kimin hangi alanda ne kadar yetenekli olduğunu merak bile etmedik, edemedik. Sadece bu sınavlardaki başarıyı kıstas bilerek, nice yeteneğin filizlenmesine fırsat vermeden öldürdük. Her fırsatta, sınavlardaki başarısızlığı hayatın sonuymuşçasına anlatma zorunluluğu hissettik. Ailelere zorla bir korku paranoyası enjekte ettik. Daha çok, daha daha çok çalışmalarını; uykularından, oyunlarından, sokaklarından, sosyal, kültürel, sportif faaliyetlerinden fedakârlıkta bulunmalarını tembih ettik.  Ve ebeveynler bu çağrımıza her seferinde çocuklarının yaşam alanını daha da kısıtlayarak mukabelede bulundular. Birçoğu ortaokul birinci sınıftan itibaren dershanelere gönderildi. Böylece hafta sonu tatillerine de el koymuş olduk.  Zaman zaman bunu da yeterli görmeyerek hafta içi etütlere, kurslara göndermeye karar verdik. Kendilerine sorma tenezzülünde dahi bulunmadan, böylece gün içinde işlenen 7 saat dersten sonra, akşamlarını da gasp ettik. Yetmedi, eve farklı branşlardan öğretmenler davet ederek, şuursuzca özel dersler aldırmaya başladık.


Böylesine yoğun bir programın yürütülebilmesi için elbette daha çok zamana ihtiyaç duyulacaktı. Doğal olarak ilk başta eve misafir kabul etmedik. Sonra kimselere misafirliğe de gitmedik. Evde, tarlada, bağda, bahçede çoğunun iş-güç ile iştigal olmalarını istemedik. Binlerce soru ihtiva edenlerin dışında başka kitaplar okumalarına bile müsaade etmedik. Ne akraba ne ahbap düğünlerine götürdük. Çoğunun kuzenlerini tanıma fırsatları bile olmadı. Dayı, amca, hala ve teyzelerinin siluetleri günbegün siliniverdi zihinlerinden. Akrabalık bağlarını hunharca birer birer koparıverdik. Kendimizden, toplumdan, ananelerimizden, değerlerimizden hep uzak tuttuk.


Ve günler, aylar, yıllar kovalarken birbirini ortaöğretim kurumlarına yerleşmeler bir dizi hayal kırıklığıyla birlikte nihayet buluyor. Derslerin daha çok çeşitlendiği, haftalık ders programlarının daha da ağırlaştığı lise hayatı başlıyor yeni umutlarla.


Daha bir önceki sınavın yorgunluğu beynin ve bedenin her bir hücresinde hissediliyorken, karşılarına hayatın en önemli sınavı olarak dayattığımız YGS, LYS çıkıyor bu kez de.


Toplantılarda sürekli yükseköğretim kurumlarına yerleşme oranı üzerinde yapılan vurgu, eğitimin ne denli dar bir çerçevede değerlendirildiğinin açıkça ifadesidir aslında. Yazık ki, ilin ülke sıralamasındaki yeri, çocuklara verilecek doğru istikametten daha çok önemsendiğinden, haliyle üzerinde daha çok müzakere ediyoruz.


Liselerde gerçek başarının, hatta bazı yöneticilere göre yegâne başarının üniversitelere yerleşme sayısıyla ilişkilendirilmesi ister istemez akıllara kuşku düşürüyor.  Çocukların isabetli bir bölüme yöneltilmesi yerine, yerleşme sayıları üzerinden yapılan değerlendirmeler elbette samimiyetsizce duruyor. Bu durum, sanki çocukların geleceği adına çekilen kaygıdan çok, bulunduğumuz makamı kaybetme fobisini getiriyor akıllara. Yani gençlerin hayatları ve hayalleri üzerinden menfaat temin etme utanmazlığını bile sergileyebiliyoruz. Ezcümle toplantılarda verilen bir dizi talimat, hiyerarşik bir düzen içinde yine öğrencilerle buluşuyor. Yine, yeniden bir dizi çalışma ritüelleri, akşam etütleri, hafta sonu kursları, özel dersler, beş seçenekli testler, okul baskısı, ebeveyn azarı vs. vs. vs… Ve çocuklar için hayat artık çekilmez bir hal alıyor.


Bir bütün olarak sürdürülmesi gereken eğitim-öğretimin, salt öğretim boyutu üzerinde yoğunlaşma anlayışı, çok yanlış bir anlayıştır. Çocukların hem okulda hem ailede gördükleri değer, sınavlarda çıkardıkları net sayısından öteye geçmiyor. Kim daha çok soru çözüyor, daha çok doğru seçenek işaretliyorsa; o en kıymetlimiz, en özelimiz oluveriyor. Çocuklarımızın mutlu olup olmadıklarını sorgulama ve içsel motivasyonlarının düzeyini merak etme gibi ünsiyetlerimiz hiç olmadı.  Şayet istediğimiz düzeyde ders başarısı yok ise; ne ahlaki ve insani değerleri özümsemiş olmaları ne İstidatlarını farklı alanlarda geliştirmiş olmaları mutlu olmamıza yetebiliyor. Yani onların üzerinden egolarımızı tatmin etmek suretiyle kendi mutluluğumuzu arıyoruz. Oysa bütün çabamız, çocuklarımızı mutlu bir gelecek ile buluşturmak içindir. Bunun için de elbette huzurlu eğitim ortamlarına ihtiyaç vardır. Müzik ile ilgilenme, spor ile iç içe olma, sosyal-kültürel faaliyetlerde bulunma, görsel sanatlara ilgi duyma bizler için zaman kaybından başka bir şey değildir.


İşte bütün bu zorlamaların ve tek bir noktaya odaklanmanın müsebbebi çarpık eğitim sistemimizdir. 12 yıllık kesintisiz eğitim sürecinde; günlük zamanın neredeyse 2/3 ünün, iki saat sürecek bir sınava hazırlık için kullanılmış olması hakikaten ürkütücü geliyor. Üstelik okul dışında gençleri cezbedecek, ilgilerini çekecek onca ortam varken… Oysa anne-baba ve biz eğitimciler birbirimizi tamamlayacak roller üstlenerek, her çocuğu ayrı bir birey olarak kabul etmek zorundayız. Çocuk yetiştirmek de, eğitmek de kutsal bir sanattır. Her çocuğun kişilik özelliği, fiziksel yapısı, psikososyal özellikleri, zihinsel ve ruhsal gelişimi, duygusal yapısı farklı olmasına karşın her çocuk ilgi, sevgi ve değer görmek ister. Böylesine monoton bir öğrencilik hayatı, daha ilkokul sıralarında çocukları huysuzlaştırıyor ve okula karşı bir fobi geliştiriyor. Her türlü takdir ve taltifin sınavlardaki başarıya bağlanmış olması çocuklarda “başaramama” endişesiyle birlikte bir özgüven kaybına da yol açıyor.  Sınıf içinde “alay konusu olma” gibi kaygılar, zamanla psikolojik çökkünlük olarak ifade ettiğimiz depresyona, hatta daha da derin psikolojik yıkımlara sebep olabiliyor.


Sonuç itibariyle, özgürlüğü elinden alınmış, zamanı gasp edilmiş, fikirlerine başvurulmamış,  keyif vermeyen ruhsuz ve duygusuz ortamlarda,  belki de kendi kişisel özellikleriyle hiç de uyuşmayan despotça yaklaşımlar sergileyerek; sevmedikleri bir yöne kanalize ettiğimiz bu çocuklardan üstelik saygı, hatta mükemmeliyetçilik bekliyoruz. Azim ve gayret ile inşa ettiğimiz eserimizden şikâyet edecek kadar da yüzsüzleşiyoruz. Her fırsatta aksi davranışlarından, kural tanımazlıklarından, haytalıklarından, haylazlıklarından dem vurup söyleniyoruz. Sayıları hiç de azımsanmayacak boyutlarda bu çocukların bir bölümü salt ailesini ve öğretmenlerini cezalandırmak, bir bölümü derslere ve sınavlara karşı oluşan bıkkınlığı ergenliğin gölgesine alarak kullanmak, bir bölümü ise ciddi psikolojik buhranlar geçirdiğinden; tasvip edilmeyen yollara saparak, madde bağımlılığına varacak düzeyde bir dizi kötü alışkanlıklar edinmektedirler.


Peki, çözüm önerilerimiz nelerdir? Çocuklarımızı bu sistemden nasıl kurtaracağız? Daha çağdaş bir eğitim sistemini nasıl tesis edebiliriz?


Devam edecektir.

Saygılarımla…

Yorum Ekle

PAYLAŞ
Önceki haberADEF’DEN ÇİFTE STANDART
Sonraki haberMEYDAN SON ŞEKLİNİ ALIYOR
1966 Ağrı/Taşlıçay/Aşağı Toklu Köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu memleketinde okudu. Konya Atatürk Sağlık Meslek Lisesinden 1985 yılında mezun olduktan sonra, Adıyaman'ın Gerger ilçesinin Güngörmüş Sağlık Ocağında dört yıl sağlık memurluğu yaptı. 1989 yılında girdiği Erzurum İbrahim Hakkı Sağlık Eğitim Enstitüsünden 1992 yılında bölüm birincisi olarak mezun oldu. İnönü Üniversitesinden lisans tamamladı. Amasya Taşova Sağlık Meslek Lisesinde meslek dersleri öğretmeni, müdür yardımcısı ve okul müdürü olarak çalıştı. Amasya Merkez Anadolu Sağlık Meslek Lisesinin kurucu müdürlüğünü yaptı. Halen Afyon İhsaniye İbn-i Sina Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Hemşirelik alan öğretmeni olarak görev yapan yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.