KELKİT’İN GÖZYAŞLARI…

Özü yüreğimde karşılıksız bir sevdanın ömrüme mühür vuran her anını yaşıyor olmanın kendi sessizliğinde ikindi sonrasına doğru yürüyorum. Boyumu, gücümü aşan dalgalar arasında sörf yapmaya çalışıyorum.
Aynı yüreğe oturan, gözyaşlarıyla birlikte ıslanan sözü, sesi, közü, kor ve telleri bize ait duyguların kendi yalnızlığında türkü olup kulaktan kulağa ulaştığı anları unutulmaz kılan akıntılarla sohbet ederek vakte alışıyorum.
Yalnızlığa el uzatan, sıra dağların, yamaçlarında yediveren güllerle bahar ötesine yolcuğun beton yığınları arasında erimesine, yanmasına razı değilim. Bozkıra, denize, bağa bahçeye, dünya nimetlerinin gülümsediği dört mevsimin var olduğu ayaklarımın toprağa bastığı anki mutluluğum daima içimde var olmaya devam ediyor.
Yol yürüyorken dört yanlı gelip geçen tanıdıkların ve yabancıların saniyelik görüntülerinde, el sallayışlarında, selam verişlerinde ya da sessizce akıp gidişlerinde yaban olmayan, yalan olmayan, bilinen ve bilinmeyen dünya nimetlerinden birkaç lokma atıştırıyorken bir iki yudum su serinliğinde nefes almaya niyetlenişe şükür eden hal olgunluğunda olmak ne güzel…
Ömrümün hatırladığım ilk yıllarından itibaren yaşam mücadelesi veriyorum. Mücadele halen devam ediyor. Kendimi bulduğumda, elimde avucumda olmayanlar. Uzandığımda ulaşamadıklarım. Doğduğum köyün tarlalarında, çamurlu sokaklarında, Kelkit ırmağının kıyısında kaybettiklerim. Gidenler ve bir daha geri dönmeyenler. Adı, konusu, hal ve hareketi, yaşı, akrabalık derecesi dahi sevginin, dostluğunun dozu ne olursa olsun, unutamadığım, unutmak istemediğim, hasretini yaşadığım her şey gönül dünyamın derinliklerindeki en nadide yerinde ebediyen koruyacaktır.
Köyümde tamamladığım ilkokul sonrasında başlayan gurbetçi yıllar.
Pamukpınar Öğretmen Lisesinde geçen altı yıl. Gençliğe uzandığım, ilk âşık olduğum, şiire ve denemeye başladığım yıllar. Köy çocuklarının okul yıllarında hayat görüşlerine bilinen ve bilinmeyen güçlerce müdahale edildiği yıllar. Köyde kahvelere kadar ayrışan gençliğimiz. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarının önümde sıralanışı, yanışım, yazışım, bakışım, hasretim ve kendimi Kelkit’in kıyısında, dertleşirken buluşum. Daha yaşanılanlar kendi içinde bahara ulaşmadan, duygu soğukluğunu, utangaçlığını, taşra ürkekliğini, köy kültürünün sorumluluğunu üzerinden atmadan, böldüler bizi, parçaladılar. Başta ben olmak üzere bir nesli mahvettiler.
Sonra da darbe yapıp yargıladılar. Bir sağdan bir soldan aklıyla sayısız suçsuz vatan evlatlarını sorguladılar. Betonlarda yatırdılar.
Yaşananlar, sayısız aileyi parçaladı, gençlerin geleceğini ve sağlığını mahvetti ve âşıkları ayırdı. Suç nedir, ceza nasıl alınır, insan hakkı nerededir, soğuk betonlar, araba garajında geçmeyen günler, yıllara iz bırakan sosyolojik ve psikolojik duygu yoğunluğunun bütün sinir sistemini alt üst ettiği gün ve geceler. İlk yirmi yılın ay ay, yıl yıl uzun uzun tahliliyle geçen gece ve gündüzler. Nerde hata yaptım… Orta da ne yanlış ne de hata var. Saygı ve sevgi temelli ülkünün, yaşadığı vatana, bayrağa ve milletine karşı sevdanın sıralardaki heyecanı…
“Allahuekber, Türkler geliyor” ruhunun ve ufkunun genç dimağlarda aşka ulaştığı yıllar.
Kalbin içinde var olduğuna inandığımız kalp gözünün birlikte olmaya, doymaya niyetlendiği yıllar. Başka akşamları aramadan elindeki ile şükür secdesine kapanışın, dua titreyişine teslim oluşu… Var olanı heybeye alıp, helal olanla, haram olmayanla desturuna uyup, yemek parası, otobüs bileti alacak lirası olmadığı, Dikimevi-Gazi Üniversitesi ya da Kolej – Gazi üniversitesi arası yüründüğümüz yıllar…
Umut olmasaydı ne olurdu… Taşıyamayacağımız kadar koca sevdalar yüklediğimiz yüreğimiz ne halde olurdu. Yeniden yaşamaya başlamak. Şehrin kaldırımdan kaçıp, köyün çamurlu, taşlı, tozlu yollarına, kendini teslim edeceğin ailene koşup mutluluğu yeniden yakalayacağını planlayıp, onca yılın arzu ve isteklerini şehirde bırakmanın rahatlığında kendi sessizliğinde yarınlara sağlıklı ve güvenli kavuşmanın mekânına uçarcasına gittiğim yıllar.
Masmavi gökyüzüydü gözlerin. Bazen yeşile boyanır bahar olurdu. Ben bahar ile yaz arasında gider gelirdim. Bahar da çiçek, yaz da tütün olurdum. Karanlık gecelerde üşürdüm. Yalnızlığım betonda yatmışlığımla titreşime geçerdi. Güneşin üstündeki masmavi gökyüzünün bir çift gözdeki muhteşem gülümseyişini düşlerdim günlerce. Tütün tarlalarında adıma söylenen manileri mırıldanırdım sıvası dökük duvarlara.
Duvarlar korkmuştu. Gökyüzünü bulutlar teslim almış, gökte ve yerde bana ait ne varsa korkmuştu. Sonra unutmaya, silmeye, yok etmeye karar vermiş, bir paragrafla planlanan birkaç cümleye sığmayan veda uzanışı…
Gözlerim kapandı, yüreğim çocukluğuma ait odam evimizin bahçesindeki barakada dona kaldı. Ellerim taş duvarların kıyısında eridi, söz bitti, ateşin üzerinde ne varsa kor olup, yaktı, yaktı, yaktı…

Mayıs 2018
Osman Baş

Yorum Ekle