Her Hikaye Biraz Yarımdır Umarım bu hikaye yarım kalmaz

” Gel birbirimizin kadrini bilelim. çünkü vakitsiz ayrılacağız.”
Mevlana Celaleddin-i Rumi böyle bir temenni ile sesleniyor asırlar öncesinden. Mesnevi müdavimleri bilirler ki Türkçe yazmamış da olsa bu toprakların mirasıdır bu büyük ozan ve mütefekkir. Anaçtır, armağandır, andaçtır, allâmedir, mutasavvıftır. Söylemediği söz, bilmediği husus yok gibidir. Nice şair nice düşünür onun izini takip ederek zirveye çıkmıştır. Zirveye tırmanıp çıkmak basit, külfetsiz ve zahmetsiz gibi gelebilir de değildir; doruklar rüzgarlıdır, soğuktur, yorucudur. Hiç ummaz iken telef olup yitmek, yitip gitmek dahi mümkündür. Oralarda durmak, ayakta kalmak, kalıcı olmak her babayiğide nasip olmaz. Bir memleket zirve yapmış şahıslardan beri kalarak -uzaklaşarak yaşam kalitesini hayat koşullarını mevcut halini yenileyemez, yoluna koyamaz, gelişemez; kısır döngüyü kıramaz. Tarih buna şahittir.
Ademoğlu o günden bugüne göç yollarına düşmüş, ömrünün en güzel çağlarını geçirdiği memleket bildiği yerinden yurdundan kopmuş başka diyarlara yerleşmiştir.
Bu ayrılık ve yolculuk macerasının sebepleri vardır:
Biraz siyasidir… Biraz iktisadidir… Emniyet ve tabii afetlere bağlıdır.
*
Malumdur ki insan madde ve manadan müteşekkildir. Madde ve mana birbirlerinden ayrılmış olsalar bütünlük ve şahsiyet kaybolur. Deli de olsa veli de olsa insan madde ve mana aleminde birlikte olmak, birlikte hareket etmek durumundadır. İnsan maddeden ayrılsa mana ifadesiz kalır, manadan ayrılsa madde ifadesiz kalır…
*
Ben de gurbet ikliminde kavrulmuş ve gurbet ikliminin üstünden günler aylar yıllar geçtikçe yerleştiği, dolayısıyla doyduğu yere alışmış nice insan gibi, ömrümün dolu dolu yirmi yılını memleketimde geçirdim. Ekmeğini yedim, suyunu içtim. Hayat yolculuğumda beni terk etmeyen duygular, hisler, kıvançlar, sevinçler, hatıralar, hüzünler ve daha neler neler, her ne varsa benliğimde, yüreğimde, gönlümde, bunların tümü bana memleket yadigarıdır, memleket hatırasıdır. Memleketle muhabbet etmek kadar ruhumu doyuran ikinci bir saike tesadüf etmedim. Bu nedenle zarar da görsem ziyan da olsam memleketi bırakıp başka tarafa, başka yöne yönelmek, teveccüh etmek geçmedi, geçmiyor aklımdan. Belki de yaşım ilerledikçe avdet ediyorum aslıma; kim bilir?
*
Bugün iki kıymetli dostumla telefonda messenger üzerinden görüşme yaptım. Bu iki dostumun ortak özelliği saz çalmaları ve halk aşığı geleneğine bağlı kalarak türküler söylemeleri ve elbette tabiatıyla kendi eserlerini üretmeleridir. Bu benim öteden beri memleketimde aradığım ama ha deyince bulamadığım bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık öz kültürümüzün ta kendisidir. Halkımız asırlar boyunca maniler, türküler, şiirler, sözler ve deyimler üretmiştir; literatürde adı Halk Edebiyatı olarak ifade ediliyor. Dede Korkut, Ferhat ile Şirin, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Karac’oğlan ve Dadaloğlu gibi nice pir, halkın içinde olgunlaşarak adım adım zirveye tırmanmışlar ve fırtınaya, yağmura, kara borana, sise dumana rağmen orada yerlermişlerdir. Onlar halkın sinesinde yer edinmişler, sevgiyle, muhabbetle, aşkla, hürmetle hayatın her safhasında halkla beraber olmuşlar; halkın gönlünde taht kurmuşlardır. Kıyamete kadar da şartlar ne olursa olsun, bu hakikatin değişmeyeceğini, bilakis daha bir ziyadeleşeceğini düşünüyorum.
Doğduğum topraklarda aşıklık geleneğine bağlı olarak saz çalıp türkü çığıran insanların varlığı biraz olsun yürek yangınıma su serpti. Takip ediyordum, biliyordum fakat gönlümden geçenlerin muhataplarca dile getirilmesi içimde birikip duran ukdeyi söyündürdü. Tabii olarak sanat erbabına ve ehl-i sanat kişilere yakın olmak gibi bir mizaca sahip oldum hep. Memleketimde doğmuş büyümüş yetişmiş tüm sanat erbabıyla temas kurmak arzusu çoğalıyor git gide içimde. Tanımış olmaktan mütevellit bahtiyar olduğum halk ozanlarına selam olsun…
Halk ozanından şairine, yazarına, meddahına, tiyatrocusuna, memleketin bağrından çıkmış sanat ehlinin varlığıyla daima kıvanç duydum; ancak ilgi ve alaka sanatçının can damarıdır, bu damarı her daim hazır – nazır ve canlı tutmak gerektiğine inanıyorum.
Geçen hafta içinde Amasya Arkeoloji Müzesi’nde “Kişisel Karma Resim Sergisi” açan Ressam Safinaz Makasoğlu’nu da bu vesileyle kutlamak istiyorum.
Konu ettiğim hususa gelince:
Niçin böyle bir yola girdiğimi, gireceğimi daha sonra kaleme alacağım yazılarıma bırakıyorum.
Umut ediyorum ki önce Taşova’da, ilerleyen zamanlarda da Amasya vilayeti dahilinde geniş düzeyli bir birlikteliğe ulaşmak mümkün olur.
Selam muhabbet ve hürmetle.
Enver SEYHAN

 

Yorum Ekle