DUA İÇİN UYANMAK GEREK…



 

 

 


Bir şeyler beynin derinliğinde daireler çizerek dolanıp duruyorken neyin nerede olduğu karışımında sonuca ulaşıp ulaşamamanın tereddüdüyle projeler arasında gidip gelmek zordur bilirim.


 


Her yaşın kendi olgunluğunda yaşadığı ya da odakladığı bilgi ve birikimleri sürekli desteklemezse önünü sağlıklı yıllara sarmanın hiç anlamı, karşıdaki görüş ve düşünceleri rakip alıp saatleri günlere, günleri aylara birleştirmenin hatta yıllara sarmanın hiçbir önemi yoktur.


 


Beceremiyorum,  kelimesinin söz sahibini koruduğu, kendi sığınağındaki sessizliğe teslim olması, inanılmaz bir teslimiyetin masumiyete bürünmüş tasvip edilmeyen halidir. 


 


Düşünmeyi düşünmenin beyin fırtınasında şimşeklerle dans eden bir bedenin hazırlıksız hal sonrasındaki yorgunluğunu veya nefes alış verişteki hızını görmek gerek. Kültür ordusunun ortasında yol bulup kendini sürekli besleyen bir anlayışla tam tersi olan bir akıntının adam sende, okumak da ne ola ki, okuduklarım bana yeter de artar zihniyetinin günübirlik yaşantısından geriye kalan kısır döngülerine bakınmak bile zaman israfıdır diye düşünüyorum.


 


Sağa sola, öne arkaya bakıp da üzülmenin veya kalp ritimlerini değişmenin bir anlamı yoktur.


 


İnsan ömrü hayatı tahlil etmeye yetmeyebilir. Kısa ömür, uzun ömür orantılarındaki riyanın ve statükonun bilim ve teknolojiye olan katkısının yararları ile eşdeğer gülümseyişlerin sonuçları insanı mutluluğa götürmez. Vaktin homojen oluşu acil bir tahlil ihtiyacını doğurmaz. Doğurganlığın farkında olanlar, içeriği hakkında yeterli bilgiye sahiptirler. Anlamlar asla tek taraflı olmamalıdır.


 


İnsanı sevmek. İnsana uzanmak.  Elini tutmak. Gözlerine akmak. Tatlı bir serinliği ılık bir akıntıyla beslemeni kendi faslında huzura akıntısında yarınlara gülümsemek, merhaba demek, sevgi titreşimiyle tatlı yaşamanın bütün olumlu alanlarını hücrelerde toplayıp, gol atmak için topu beklemek ve kaleciyle karşı karşıya kalınca gereğini yapmak.


 


İnsanı farklı kılmanın formüllerini yine insanın kendisi bulacaktır. Alanı, bakışı, derinliği ne olursa olsun bulunduğu mekânın ve dakikaların her nefesini kendisi bildiği için çözüm ya da yönlendirme kendisi tarafından yapılacaktır. Kendi kendine önerileri de olabilir, kızgınlığı da olabilir. Hayatın maddi ve manevi bütün modellerini önünde toplayıp kendisi için en önde modeli bulacak ve uygulamak için düğmeye basarak yoluna devam edecektir. Elbette sosyolojik ve psikolojik tercihlerde değerlendirilecek, mevcut bütün sunumlar izlenecek, yola devam edilecektir.


 


Her çalışmanın ve konuşmanın ara hitaplarına mutlaka farklılıklardan, ötekileşmeden bahsetme mecburiyetinde hissetmek kendi içinde şuur altında bir beklentinin harekete geçmiş hali diye düşünüyorum. Geçtiğimiz yılların derinliğinde adı ne olursa olsun açılanlar ve gizil çalışanlar unutulmaz acıların temelini attılar. Bugün birçok yerde farklılaşma ağrılarının yıl dönümleri yapılıyor.


 


Anadolu vatan olmuş bize. Kim nerede nasıl hesap yapıyorsa yapsın, yaptığı her hesabın ve talebin bedeli var. Türk Milleti Anadolu’ya yerleşmenin ve vatan yapmanın bedelini bu mübarek toprakların her karışı için şehit vererek ödemiştir. Halen de bedeli ödemeye devam etmektedir. Gerisini yazmaya gerek yoktur.


 


        Gerisi,  gece ve gündüzün karışımında şafağa ulaşmaktır. Güneşin batışını izlemek için Ata kule’ye çıkmaktır. Aynı kuleden doğuşu asla izleyemezsiniz.


 


Sahi Ulus görünüyor değil mi?  Çankaya yamaçlarından. Çok oldu. Çankaya yokuşunda yorgun ve ağır adımlarla çıkmayalı. Şimdilerde çıkamam diye düşünüyorum. Ama ine bilirim. Türk Dil Kurumu’na kadar da mola vermeden gelebilirim. Akalın hoca başta olmak üzere gönül dostları mı da ziyaret edebilirim.


 


        Yaklaşık bir hafta önce idi. Ulus’ta Gülveren’e gitmek için tabelaları okuyorum. Yağmurlu bir sabah, kışın geldiğini hissettiren ilk günler. Gideceğim yer ismini bir türlü bulamıyorum. Benim koşuşturmamı izlediğini düşündüğüm simitçi kahvaltı yapıyor. Gideceğim yeri ve durağını soruyorum, tam karşısındaki yeri gösteriyor, kendinden çok emin burası diyor. Yaklaşık bir saat bekliyorum. Birkaç defa işaret ettim hani nerde otobüsler der gibi. Az geçer diyor, rahat olmamı başıyla da işaret ediyor.


 


  Artık duramıyorum. Durağa ilk yanaşan otobüs şoförüne soruyorum. Gülümsüyor. “Yanlış yerde bekliyorsun.” diyor ve tarif ediyor. Geç kalmanın telaşındayım. Hızlı adımlarla belirtilen durağa doğru koşarken simitçiye bakıyorum.  Gülüyor. Normal olmayan bir gülüş sanki “yaaa… Ben adamı bekletirim işte, işe geç bırakırım. Siz kravatlılar…” der gibi, bir saat bekletmenin gururunu yaşayan (zafer kazanma gülümseyişiyle) duruşuyla etrafı süzüyor…


 


        Bu sabah bütün olumsuzlukları yaşıyorum. İlk kez cep telefonumu evde unutuyorum. Hiçbir arkadaşı arayamıyorum. Yağmur her dakika daha hızlı yağıyor. Yanlış durakta bekliyorum. Saatler ilerliyor ben iş yerine ulaşamıyorum.


 


        Lacivert takım elbiseli, kırmızı kravatlıyım. Elimde siyah çanta kapalı bir sabah için oldukça şık giyimliyim. İşte bu nokta da simitçinin bakışı, kesin duruşu ve gülümseyişi şuur altında bir hal harekete geçti sanki… “ ben senin gibileri” der gibi.


 


        Geri dönmeye, ne yaptın demeye, birkaç dakika oyalanmaya asla vaktim yok. Bütün zamanımı harcadım. Tarif edilen durağa ulaştığımda beş dakika tamam olmadan beni götürecek otobüs geliyor hemen bilet veren görevliden yardım alarak, doğru otobüse bindiğimi ve ineceğim yerin tamam olduğunu öğreniyor ve rahatlıyorum.


 


        Şehirlerin adres hikâye ve fıkraları çok olabilir. Adresler de beklenmedik merdivenlere çıkabilir.


 


        Kararsızlıkların en uç noktası neresi ise oradayım. Bütün geçitlerine hazırlandığım yolcuğun kendi ürettiği esintisinde serinlemeye talibim. Uçmaya alışkın olmayan kanatları incitmek, üzmek veya yara olmaya zemin hazırlamak bizim işimiz değil.


 


        Tan yeri kadar aydın olan mekânlar arıyorum yorgun yarınlarda elimden tutsun diye.


 


        Eğitim dilindeki sağlıklı cümleler kurmam gerektiği inancıyla akşamın karanlığında yolum aydınlık olsun istiyorum.


 


        Yazının bilgisayara aktarıldığı günlerde havalar kışa hazırlık yapıyor. Kar, fırtına, Dikmen yamaçlarında tipi bizi üşütmeye yetiyor.


 


Kombili bir evde ilk defa oturuyorum. Evi ve kendimi bir türlü ısıtamıyorum. Siteye ve kalorifer sistemine alışkın olmanın ısınmışlığında sıkıntılar yaşıyorum.  Dairenin altı iş yeri, karşı dairede bir yaşlı teyzeye oturuyor. Teyze eve uğramıyor. Uğradığında sadece mutfağı yakıyor. Üst komşum Aralık başında lütfedip geldi. Üç yıldır gelmiyormuş. Ana merkezi Antalya.


 


        Bir sabah tipi savurmuşluğunda Dikmen vadisi kar altında. Köyde olsaydık sular donar, elektriklerde birkaç gün kesilirdi. Kelkit’in üzerindeki buzları kırar bakraçlarla su taşır, evdeki yedek su kazanları da doldurur günlük su ihtiyacımızı giderirdik.


 


        Yetmişlerde Sivas Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Okulu yıllarımda kış çok soğuk olurdu. Aslında soğuğa dayanaklı hatta alışkın olmam gerekli. Ama asla soğukla aram yoktur.


        Her mevsimin kendine has güzellikleri olduğunu, yılgınlık psikolojisinin zararlarını da hava nasıl olursa olsun üşümemenin ve terlememenin bütün yollarını biliyorum.


 


İnanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır… Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.


 


Ne kadar nerede olursan ol, yüreğimde yoksan çok uzaklardasın. Haydi uyanmalısın dua vakti yaklaşıyor.


 

Yorum Ekle

CEVAPLA

Yorumunuzu giriniz.
Lütfen isminizi giriniz.