“ANNEANNEM”  “BABAANNEM” Gülcan Yenice ERDEM

 Sözüyle başlayan hikâyeleri dinleyin… O kadar çok ki. Mübadele tarihini satır satır yazmış inkâr edilemeyen, unutulamayan acılar. Bir dokunup bin ah işitmediğin mübadil yoktur.

 Nurten Demirağ, Anneannesini ve Babaannesini hiç unutamadı. Onlardan dinlediklerini anlattıkça duygulandı, anılar ise bu duygularla canlanırdı hafızalarda.

           “Anneannem Fatme,  Kavala’nın Pravuşta  köyünden beş yaşındayken gelmiş. Annesi, Babası orada vefat etmişler. Nenesi ve Dedesi getirmiş onu buralara. Küçücük yaşında kaderine MÜBADİL yazılmıştı. Yaşı küçük olduğu için Anneannemin bildiği, hatırladığı pek fazla bir şey yoktu. İzmir vapuruyla önce Karaburun’a oradan Foça’ya gelmiş yerleşmişler. Hatırladığı tek bir anısı vardı   Anneannemin ve peşini  hiç bırakmamıştı. Kavala Limanı’ndan vapura binerlerken çok korkmuşlar. Anneannemi büyüten nenesi ile  dedesi denizi ve vapuru o zamana kadar hiç görmemişler, çoğu köylü de ilk defa görmüş. İşte o zaman bir yakınları yola çıkamayacak kadar hastaymış.”

            “Mecburdular ve götürmek zorundaydılar.”

             Yola çıkamayacak kadar hastaydı ama o adamcağız bilmediği topraklara götürülmek üzere alınmış evinden ocağından, sürüklenerek vapura bindirilmiş. Hayatlarında ilk defa gördükleri vapura… Deniz yolculuğuna dayanabilir mi diye düşünmeye hakları bile yoktu. Vapura vuran her dalgada, vapurun her çırpınışında, canı tükeniyordu belki de. Hasta bu eziyete dayanamamış, vapurda hayatını kaybetmişti.

          Ölenlerden hastalık bulaşmaması için ayağına ağırlık bağlayıp denize atıyorlarmış. Anneannem gözlerinin  önünde, vapur görevlilerinin rastgele buldukları örtülerle  sarıp sarmaladıkları yakınlarını denize atarlarken görmüş ve korkmuş.  Çocuk yaşında bu olay onu çok etkilemiş, hep korkmuştu. Çocuk psikolojisinde yer etmiş iz bırakmıştı ki, yıllar geçse de unutamamıştı. Denizi de hiç sevmemişti.

         Babaannem Nebiye’nin, Mübadele yaşamında yaşı daha büyükmüş. Oradayken evlenmiş. Kavala Elecik Köyünden  İzmir’e, Karaburun’a ve oradan da Foça’ya gelmişler.  Babaannem aklına geldikçe anlatırdı bildiklerini;

         “Foça’ya geldik, kocaman bir deniz vardı karşımızda.  Denize alışık değildik… Bir de, deniz kıyısı taşlık ve boyumuz kadar dikenli otlar vardı. Burası neresi, bu tikenler içine mi,  geldik dedik, beğenmedik. Korktuk buralardan, tepelerin  ardına yürüdük. Biz toprak biliriz toprak aradık. Bağarısı topraklarına yerleştik. Zeytin ağaçları bulduk sahiplendik, baktık. Bir de tütün bilirdik, tütün ektik. Nerede bizim o güzel verimli topraklarımız, nerede tarlalarımız. Hani bizim meyve bahçelerimiz. Çiftliğimiz vardı… Çiftliğimiz,evimiz, ocağımız…” derken gözleri doluyordu babaannemin.

       “Aç kalmamak için çabaladık. Yoku var ettik, kimseye muhtaç olmadık, bu günlere getirdik. Dilimizden şükür eksik etmedik biz.  Orada çiftliğimizde çalışanlarımız  çoktu, emeğimizin bereketi de vardı. Herkes doyardı aç kalan olmazdı. Yoksula yardım da ederdik, etmezsek olmazdı. Yoksulu kollamak yardım etmek görevimizdi bizim. Hanay ( iki katlı ev) evlerimiz vardı, içten tahta merdivenliydi. Merdivenden çıktık mı ikinci katta  tabanı tahta döşemeli odalarımız olurdu. Yatak odalarımız, misafir odalarımız ikinci kattaydı. Birinci katta geniş mutfağımız ve oturma salonumuz olurdu. Bahçeye açılan kapımız düz ayaktı. Yaz oldu mu hayatımız, ömrümüz bahçelerde geçerdi. Ağaçlarımızın serin gölgesinde komşularımızla sohbetlerimizi unutur muyum. En çok görüştüğümüz ve en yakın komşumuz Hristo,  karısı ve çocukları vardı. Sevincimizi üzüntümüzü paylaşırdık. Komşularımız akrabadan daha yakındı bize. Diyebilirsin ki beraber yaşardık. Ayrımız gayrımız yoktu. Yediğimiz içtiğimiz aynı idi. Hastamızın başında beraber bekler, yemek getirir götürürdük. Bizim bayramlarımıza, düğünlerimize gelirler, biz de onlara giderdik. Biz camiye giderken onlar kiliseye giderlerdi. “Niçin?” diye sormazdık. Sadece saygımız ve sevgimiz vardı, karşılıklıydı. İnsandık be yavrum. Sonra… Sonra tadımız kaçtı… Rum halkı bize düşman oldu. Ama biz Hristo’ya düşman olmadık. Olamadık… Bahçemiz yan yana kardeş gibiydik. Bizi düşman etmeye güçleri yetmemişti.”

          “Bir kuyumuz vardı, kocamandı. İçme suyumuzu oradan alırdık. Komşular da bizim kuyudan sularını götürüyorlardı. Hayvanımızı, haşatımızı o kuyudan suluyorduk. Dedim ya, kocamandı ve herkese yeterdi. Buz gibi serin suyu olan kuyumuzu da unutmam. Evimizin önündeki en büyük ağacın gölgesine, komşu eş dost toplanır, sohbet eder el işleri yapardık. Komşularımızla aynı nakışları işler, birbirimizden örnek alıp verirdik. Yemeklerimiz de aynı idi.  Bilmediklerimizi   öğretirdik, öğrenirdik.”

            “Topraklarımız, bağ, bahçemiz elimizden alınacakmış” dediler.

             “Nasıl alınacakmış? Kim alırmış benim bağımı, bahçemi elimden. Biz kime ne yaptık, niçin alınacakmış? İneklerimizin, koyunlarımızın sütünü sağarken, konuşurduk onlarla. Tavuklarımızın yumurtalarını her gün toplar yemlerini verirken de konuşurduk tavuğumuzla, horozumuzla. Onlar bizsiz olmaz, biz de onlarsız olamazdık ki…

             “ Yaa… Kim alırmış dedik… Dedik de öyle bir aldılar ki, canımızı bile aldılar. Önce eziyetlerle başladı mücadelemiz. Acımasızdılar, insafları yoktu. Her gün grupla gelirler, tavuklarımızın yumurtalarını toplar, bir tane bile bırakmazlar götürürlerdi. Kimi zaman tavuğumuzu da alırlardı. Hem de en iyisini götürüyorlardı. Canımız giderdi, bir şey yapamazdık. Keyifle giderlerdi. Sonra ineklerimizden sağdığımız sütümüzü aldılar elimizden. Mutfakta ne bulurlarsa alıp gidiyorlardı. Korkutmuşlardı insanları. Hiç acımaları yoktu, sesimizi çıkaramıyorduk. Karşı gelenler olmuş, onların da kötü haberleri gelmişti. Erkekler gruplar halinde vuruşurken biz kaçışırdık. Kayıplar verdik, canımızı yaktılar. Gidecektik artık. Gidecektik de, nereye.”

          “Canımız da yandı, içimiz de yandı. Ardından meleyen koyununa mı üzülürsün, seni bırakmayan, peşinden gelip, vapur  gözden kayboluncaya kadar ardından üzgün gözlerle bakan köpeğine mi ağlarsın.”

          “ Anladık ki gidilecekti. Çaresiz sabahın erken saatinde yollara düşecektik. Akşam olmuştu da sabahı bekleyecektik. Oturdum o kocaman kuyumun başına, bir taşın üzerine. Almışım başımı ellerimin arasına, düşünürüm kara kara. Ağlayamadım… Ağlayamadım da içim oldu düğüm düğüm. Evime baktım, koyunuma baktım, elimin içinden yem yiyen kuzuma baktım. Tavuklarıma baktım. Dalmış gitmişim de kuyunun başına gelen uğursuz birkaç kişilik çete adamlarını görmemişim. Belki gördüm de dalgınlığımdan kurtulamadım. Süt sağmamı istediler. Bakmadım bile yüzlerine. Omuzuma inen kuvvetli bir dipçik öyle bir canımı yaktı ki, bütün vücudumu acılar sardı. O dipçik acısı benden hiç geçmedi. Savunmasızdım, dediklerini yaptım, alıp gittiler. Öfkem büyüdükçe büyüdü. Öfkemin önüne geçemedim, mutfaktaki rafları söktüm attım. Kullanmasınlar dedim… Kullanmasınlar raflarımı. Kullanmasınlar benim perdelerimi. Hem ağladım hem dağıttım evceğizimi. Buldum kilerden kocaman bir teneke gaz, götürdüm kuyuya döktüm. Ağladım. İçmesinler suyumdan, hakları yoktur dedim. Erkenden kalktık işte öyle kaçtık. Namazında, niyaznda biriyken bunu yaptım. Allahım bana günah yazma dedim. Emeğimizi  elimizden zorla aldılar. Yayan yalınayak kaldık yollarda.

            Oraları bırakıp, İzmir’de Foça, Bağarası’na,  gelmek varmış kaderimizde. Burada ki evimizin önüne ekmek fırını yaptım. Aynı orada bıraktığım fırınım gibisini. Ekmeklerimi pişirdim. Kendi pişirdiğimiz ekmeklerin tadı başkadır bizim. Ektik, yaptık yedik. Şimdi fırın da yok artık, ekmeklerimizi de hazır alırız. Her şey kolaylaştı da tadı yok. Eski tat kalmadı. Bu günümüze şükür. Yaşlandık artık.”

           Babaannemin bahçesinde, kapısının önünde hep sevimli bir köpeği olurdu. Adını “kutrini” koyardı. Merak eder sorardık;

              “Babaanne “Kutrini” ne?”

              “Bilmem ki be kızım, memlekette bıraktığım küçük köpeğimin adıydı.”

              Babaannemin köpeği ölse de yitse de, her yeni aldığı köpeğin adını Kutrini koydu.

                                                           *****

  Çok Babaanneler, çok Anneanneler vardı. Çektikleri eziyetler, unutamadıkları acılar  onlara  savaştan kalan kötü anılardı. Sonraki hayatlarında ve yeni yaşamlarındaki evlerinde, düğünlerinde, bayramlarında  mutlu olsunlar diye, evlatlarına güzel bir  miras bırakmak için tekrar çetin bir hayat mücadelesi verdiler.

           “BU  ACILAR BİR DAHA YAŞANMASIN” dediler.

 Binlerce kişi aynı acıları yaşadı. Aynı acıların ortaklarıydı onlar. Rastladıklarına, “Sizde mi bizdensiniz?” diye sorardı annem. Küçükken kavrayamamıştım neden sorup arıyordu insanları. Sorusunun anlamı varmış, meğer. “SİZDE Mİ AYNI ACILARI YAŞAYANLARDANSINIZ?”

Gülcan Yenice ERDEM’in ”Mübadil Oldum” ve ”Ayrılık Olmasaydı” isimli kitaplarını matbaamızdan ücreti mukabilinde temin edebilirsiniz. Tel. 0542 421 00 67

Yorum Ekle