ŞİVE YİTİRİLMEMELİDİR HERİ!..

    İnternette dolaşıp duruyor. İlk kim yazdı ise, sonrakiler kelimeleri değiştirip kendi memleketlerine mal etmişler. Çok sevilmiş olacak ki Karacoğlan’ın şiirlerine dönmüş; her bölge, her yöre, her şehir nasiplenmiş…
    Neyse!
    Konuya bahsettiğim şiirden alıntı yaparak girmek istiyorum. Tırnak içine alacağım ki şiirin şairi olmadığımı beyan etmiş olayım:
    “Düğmeye İlik, sac ekmeğine Gilik
    Fasülyeye Gılık, diyorlar bizde.
    Yoğurda Ağartu, yüksek sese Bağartu
    Karanlığa Karartu, diyorlar bizde.”
    Şive deyince, aklıma büyük ozan, abdal ve neslinin son örneklerinden Neşet Ertaş geldi.
    Neşet Ertaş’ı dinleyenler, tanıyanlar, seyredenler, takip edenler bilirler ki kendi şivesince çalar ve söylerdi.
    Anasına yaktığı “Neredesin Sen” türküsünde şöyle nida ediyor:
    Şu garip gönlümü bilen şiveli nazlım;
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm;
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?
    Usta’nın türkülerindeki ve şiirlerindeki özellik, yöresinin şivesini, aksanını bozmadan, olduğu gibi tabii haliyle kullanma kabiliyetiydi. Bütün eserlerinde, Yozgat Yerköy’den Kırşehir ve Keskin’e kadar uzanan yörenin konuşma ağzını kullanıyordu. Lisan, lehçe veya şive kaygısı gütmediği için insanların yüreğinde taht kurdu, sevildi, hürmet gördü, öylece de terk-i dünya eyledi.
    Rahmet olsun.
    Demem o ki, Türkçemizde asırların ardından sel gibi kükreyip gelen halk ağzının, lehçenin ve şivenin önemli bir yeri bulunuyor. Bu güzelliğin ve özelliğin bozulup kaybolmaması konusunda yazın erbabına çokça iş düşüyor.
    Şive, ağız, lehçe veya aksan birbirinin aynısı mı değil mi? Bu konuya burada girmeyeceğim.
    Dilbilgisi kuralları dillerin doğduğu aynı yıllarda, aynı dönemlerde var olmuş mudur? Bu konuda kâfi derecede bilgi sahibi değilim, yalnız diller gelişip büyüdükçe kuralların açığa çıkmaya başladığını düşünüyorum.
    Yazın tarihini inceleyenler, dil kuralları hususunda ilk adımların dini kitapların anlaşılması vesileyle atıldığından hareket ediyorlar. Yunan ve Hint dilbilimcilerin gramer çalışmaları M.Ö. 10. yüzyıla kadar dayanıyor. Felsefe tarihiyle beraber gramer dillerin içine giriyor. Şunu demek lazım gelir ki dilbilgisi kuralları diller ile beraber doğmuş değildir.
    Bütün diller kendi yaşamsal, geleneksel, yapısal muhtevaları dahilinde köyden köye, bölgeden bölgeye, kentten kente, zamandan zamana değişim ve gelişim gösterebileceği gibi lehçe, ağız ve şive manasında da gelişim, değişim ve dönüşüm gösterebilir; yahut yıllar boyu hiç değişmeden aynı şekilde asırları devirebilir.
    Bölgemizin ve yöremizin köyden köye değişen sözcükleri, ağız farklılıkları mevcuttur. Fiil olarak mevcuttur, sıfat olarak mevcuttur, türemiş isim var, cins isim var, var da var…
    Taşova’da mesela, hafızam beni yanıltmıyorsa sepete “he” diyorlardı. Nitekim tütün sepetlerine “he” denildiğini ilk duyduğumda çok hayret etmiştim; çünkü biz köyde “he” sözcüğünü “evet” manasında kullanıyorduk.
    Mesela seğirtmek ve yüğürtmek kelimeleri, koşmak manasına geliyor belki ama acaba evveliyatında aralarında bir fark var mı idi?
    Kös kelimesi var. Köslemek fiili de bu kelimeden doğmuş. Kapıyı arka tarafından kös denilen sürgü ile sürgülemek, kilitlemek, demek oluyor.
    Zerzelemek de aynı manadan bir kelime. Kilitlemek anlamına geliyor.
    Buradan hareketle denilebilir ki yöresel ve bölgesel ağız, lehçe ve şive şeklinde dilin bünyesinde öteden beri var olan farklar, ayrılıklar ve gayrılıklar; dil için de, millet için de artı bir değerdir. Bu değeri yitirmeden yarınlara taşımak, geçmişle geleceğin birbirine sımsıkı sarıldığına, sarılacağına işarettir.
    Yitirilmemesine itina gösterelim heri!
    Yeri gelmişken Hasan Buldu imzalı veya ondan derlenmiş “Özledim” adlı şiirden buraya bölümler almak istiyorum.

    ÖZLEDİM…

    ayağıma batan dikenleri
    vurdukça maymuna kamçının
    şaklayan sesini özledim
    çemberlerimi
    çelik çomaklarımı
    patlanguçlarımı
    Kör Agop’un körüğünü
    Arastanın o mistik sokağını özledim


    özledim
    nışadır kokusunu
    sokağın tulumbasında
    çam testilerine su doldurduğumu
    faytonların arkasına asıldığımızda
    yediğimiz kamçıların o tatlı acısını
    özledim
    çıtalımın gökyüzündeki süzülüşünü
    kışın karını
    kızağımı özledim

    Kürt Hüseyin’i
    Mehmet Ali’yi
    Bülent’i, şarapçı Halis’i
    falanı filanı özledim

    deli Saim “öldü” dediler
    içim burkuldu
    gözlerim doldu
    meyveler çaldığımız Çakallar’ı
    Celal emminin tüfeğinin sesini özledim
    cicili bicili kındaklarımı
    aşık oynamayı özledim


    bağını
    bahçesini
    bağlara can veren
    Yeşilırmak’ın
    dolaplarını
    hülasa:
    ben çocukluğumu özledim…

    Maymun: Topaçın kamçıyla çevrilen bir çeşidi.
    Şiir için de Hasan Buldu’ya teşekkürler…

    Gerçekten her köy, her kasaba, her kent kendine özgü bir konuşma ağzına, adete, geleneğe, göreneğe, aksana, kültüre sahip. Şive, aksan ve lehçe farklılıkları, gelenekler, görenekler, adetler edebi eserlerde ve sözlüklerde yer almalıdır. Aksi takdirde yılların birikimi yitip gidecektir, diyesim geliyor; bir taraftan da umudumu canlandırmak istiyorum.

    Dileğim odur ki üzerinde durup düşünecek, yazacak, derleyip toplayacak yazar, öğretmen, talebe veya bilim insanı çıkar da korkumuzun yersiz olduğunu görürüz.

    Son Söz:
    Gelenek, görenek, adet, ağız, şive dediğimiz şeyler bizden biridir. Bizden birisine sokranıp durma heri!

    Selam muhabbet ve dua ile.

    Enver SEYHAN

    ***
    Not:
    Yöresel olarak kullanılan bahsettiğim konulardaki mevcut kelimelerden, adetlerden, geleneklerden hala yaşayanları yazının altına yorum olarak üslubunca eklemenizi takdirlerinize bırakıyorum.

    Yorum Ekle