Taşova Hatırası, KAĞNI DEVRİLDİ BİR KERE!. (Enver Seyhan)

0
241
Taşova’dan İstanbul’a dönüyorum. Geldiğim otobüsle dönüyorum. Sürücü diyeyim, gayet sakin sürüyor. Araba da rahat yolcular da, şükür. Bugün Taşova ve civarı günlük güneşlikti. Dene pazarında oturdum. Sonra Belediye tesislerinde Ahmet Bey ile hem sohbet ettik hem de yemek yedik. Terminalin yanındaki fırının simidi hoşuma gider. “Bir simit alayım” dedim. Fırından çıkarken ayağım taşa veya sert bir cisme takıldı. Biraz zorladım galiba ki botumun tabanı çıktı. Öylece yürüdüm. Hafta tatili ve her taraf kapalı. Marketler aklıma gelmedi. Hiç olmazsa bir terlik satın alabilirdim. Sonradan, otobüste aklıma geldi.
“Kağnı devrilince akıl veren çok olur!”
Yolculuklarımda, arabamla da seyahat etsem mutlaka yedek ayakkabı bulundururum. Çantamda bir yedek ayakkabı hep olmuştur.
Bu sefer de yarım boğaz bir bot daha aldım yanıma. Fakat biraz sıktığı için köyde bıraktım. Böyle bir şey başıma hiç gelmemişti. Bunu da tecrübe etmiş oldum. Botun tabanı bu kadar zayıf olamaz. Tövbe estağfirullah! Yaşlı lâkin markalı bir de…
Çocuklara yazdım. Kızım hemen yüklendi: “Yedek ayakkabısız yola çıkılır mı?” Çıkılır. “Kıyamet mi kopar?” Oğlum da, anneleri de yazıyorlar; “kağnı devrildi bir kere!”
Biraz hissetmek lazım! Toplum içinde yarım ayakkabı ile veya sökük, yırtık ve müstamel elbise ile gezenler, ezilenler, büzülenler, sıkılanlar, utananlar… Toplumdan veya bir mekândaki bireylerden yardım konusunda yüz bulamayanlar…
Bunu az çok nefsimde denemiş oldum. İyi de oldu. Belki geçmişimde böyle şeyler yaşadım, helbette yaşadım ama unuttum. Hayatın böyle bir yönü de var; insan kendini yenileyince, mekân veya kademe atlayınca veya köyden şehre göçünce veya yüksek bir koltuğa oturunca, geçmişini ve yaşam hikayesini unutmasa da silebilir…
Mehmet çağırdı; elli sene sonra iki saat koyun güttüm. Köpek, Karabaş beni sevdi ve başını okşadıkça benimle arkadaş oldu. Mehmet’e dedim ki: “Köpekten korkmuyorum ama hayvan koruma içgüdüsüyle sürünün içine girince ansızın ısırabilir!” “Elli sene önce dayım bunu yaşadı” dedim. “Bizim sürünün içinde otuz kadar koyunu vardı. Haftada bir gelirdi ve koyun ot yerken veya yem yerken kenarda dururdu. İt hiçbir şey demezdi. Bir gün sürünün içine girdi. Girmesi ile itin paçasından kavraması bir oldu.”
Yine nereden nereye? Otobüs seri şekilde yolu katediyor. Yolun bazı yerlerinde teker çukura düşüyor. Demek ki patlak ve çatlak yerler var. Kar suyu asfaltta aşınma yapıyor. Bilmem ki, başka nedenler de olabilir. Karayolları uzmanı veya çalışanı değilim. Onlar daha iyi bilecekler. Ahkâm kesmek olmaz!
Çocukluğumda, Karamuk’ta, Dere Boğazı’nda mal güderken susada, Karayolları tabelalarına nişan almaya başladık; üç beş çocuk varız. Elli metre öteden atıyoruz taşı. O zamanlar bu kadar trafik tabelası yok. Sağa dönüş, sola dönüş tabelaları çok fazla. Belki birkaç farklı tabela daha var. Nerde var nerde yok; Nâfa (Nafia) arabası çıktı geldi ve bizi gördü. O devirde Karayolları, Köy Hizmetleri ve YSE gibi devlet kurumları arabalarının rengi sarı olması lazım. Yakalandık. Adam sordu: “Sizin başınızda bir büyük yok mu?” Üstten aşağı İkram Ağa geldi ve “ben varım” dedi. Adam durumu izah edince; “Siz bu seferlik bana bırakın” dedi. Araba gitti. İkram Ağa sopayı eline aldı. Elimizi açtık, yer misin yemez misin? Suçluyuz! Bir daha değil tabelaya, kamuya ait bir şeye dokunsana, zarar versene hadi; yahut vatandaşın mısır tarlasından iki somak yolsana!
“Kıyamet mi kopar!”
Bu üç kelime veya cümle, Namık Kemâl’in “Vatan Yahut Silistre” adlı eserinde, Abdullah Çavuş’un diline doladığı kıymetli sözüdür. Piyeste Menderes, Abdullah Çavuş rolündeydi. Bu rolden başka bir de İstiklal Marşı’ndan bir dörtlük okuyordu. Dörtlüğü okurken kendinden geçince, sahneden yere yuvarlandı. O dönem Atatürk İlkokulu bahçesi içindeydi Halk Eğitim Merkezi. Piyesi orada sahneye koymuştuk. Menderes düşünce, Müdür Osman Akkaya, nerde var, nerde yok, koştu geldi. Kaldırdık, silkeledik ve bir şey olmadı. Provaya devam ettik.
O sene bizim piyese hazırlık yaptığımız Nisan – Mayıs aylarında babam hastalandı ve Ekim ayının birinde Ankara’da öldü. Beni sahnede seyredemedi. Babamla yıldızlarımız birbirine zıttı. Köylerde ustalık yapardı. Benim okulda en uymadığım bir arkadaşla çalıştığı köyde tanışır ve eve gelince bana: “Falancayı tanıyor musun?” Diye sorardı. Tanıdığımı ama onunla arkadaş olmadığımı söylerdim. Kızardı, belli etmemeye çalışırdı. Beni tanıyamamıştı. Okulda ne yapılacaksa ben oradaydım. Babamın bundan hiç haberi yoktu.
Neyse!
Menderes’ten söz açtım. Akrabası, Emekli Öğretmen İlyas hocayla Dene Pazarı’nda karşılaştık. “Kayınpederi öldü” dedim. O da “ablası da öldü” dedi. Hem kayınbabası ve hem de ablası bir hafta içinde öldüler. Taşova Gazetesi’nden de takip ettim.
Menderes’e ve ailesine baş sağlığı dilerim.
Ölenlerin mekânı uçmağ olsun!
Cuma günü hastanede ziyaret ettiğimiz, Sepetli köyünden Sıtkı ağabeye de Yüce Allah’tan rahmet ve merhamet diliyorum.
44 yıl geçmiş aradan, babamı tanıdığını kısık sesiyle anlatmaya çalışmıştı. Rahmet olsun.
“Hava günlük güneşlikti” dedim.
Celal yorum yaptı: “Ramazan ayı soğuk geçecek.”
Enver Seyhan
16.02.2026

Yorum Ekle