“Hatipoğlu türküsü” https://share.google/oOCHccXnT8XesHsiQ
(Hatipoğlu türküsünü dinlemek için tıklayın)
(Kelkit Vadisi’nin suskun hafızasında yerel iktidar, şiddet ve “bilip de konuşmama” kültürü)
İsmail Erdal – Emekli Eğitimci
Taşova’da bazı türküler vardır; adı anıldığında bile odanın havası değişir. Çay kaşığı bardağa daha yavaş dokunur, bakışlar yere iner, konuşmalar yarım kalır. Çünkü o türkü eğlencenin değil, düşüncenin dilidir. Söylendiği zaman insanı oynatmaz; durup düşündürür. “Hatipoğlu” işte bu türkülerdendir.
Ben bu türküyü Kelkit Vadisi’nin birçok yerinde duydum; Taşova’da, Erbaa’ya yaslanan yamaçlarda, yayla yolunun taşında, köy odasında, taziye evinde… Aynı türkü, aynı yanıklık; ama her seferinde başka bir insanın içini yakarak. Çünkü Hatipoğlu bir “ezgi” değil sadece; vadinin kendi kendine yazdığı bir vicdan kaydıdır. Herkesin bildiği ama kendine bile açıkça söyleyemediği bir gerçeği, kimseyi hedef göstermeden, kimseyi daha fazla yakmadan anlatmanın yoludur.
Bu coğrafyada “bilmek” çoktur, “konuşmak” azdır. Çünkü konuşmak, bazen yeni bir hesap defteri açar. Oysa türküler, kapanmayan defterlerin kapağını kapatmak için değil, o defterin varlığını unutmamak için söylenir. Hatipoğlu bu yüzden eğlencede söylenmez; çünkü eğlence hafiflik ister, Hatipoğlu ise ağırlık taşır.
Bir türkünün açtığı kapı: “nam” ve “şan”
Türkü daha ilk kıtasında bize olayın dilini kurar:
“Hatipoğlu nam verdi / Memlekete şan verdi /
Muhtarlığın yüzünden / Oğlunu kurban verdi”
Bu dört dize, taşra dünyasının bir fotoğrafıdır. “Nam” ve “şan” kelimeleri, köy hayatında bazen ekmekten bile önce gelir. Çünkü nam, yalnız kişinin adı değildir; ailenin, sülalenin, hatta köyün itibarıdır. Muhtarlık da bu itibarın, “söz kimde?” sorusunun somut hâlidir. İdari bir görev gibi görünür ama taşrada çoğu zaman gücün ve saygınlığın terazisidir.
Bu kıtada beni en çok sarsan kelime “kurban”dır. Çünkü “kurban”, bir olayın sadece “cinayet” olmadığını; bir toplumsal düzenin içinde, bir gerilimin sonunda ödenen ağır bedel olduğunu söyler. Kurban, yalnız ölen değildir; kurban, kalanların da içine düşen boşluktur.
Türkülerin bir kısmı hikâyeyi açıkça anlatmaz; ama Hatipoğlu’nun gerisinde anlatılan olay, yıllardır sözlü hafızada dolaşır. Anlatılan şudur:
1940’lı yılların başında Reşadiye’nin Nebişeyh Köyü’nde, birbirleriyle akraba, varlıklı ve saygın iki aile: Hatipoğulları ve Dallıoğulları… Uzun süre muhtarlık yapan Hatipoğlu’nun seçimi kaybetmesi, yerel iktidar terazisini sarsar. Yeni muhtar Hatip’e destek veren Dallıoğulları ile gerilim büyür. Bu gerilimin içinde en kırılgan halka, çoğu zaman olduğu gibi gençlerdir.
Hatipoğlu’nun oğlu Mehemmet, hırçın mizacıyla anlatılır. Üstelik Dallıoğulları’ndan Nazile ile evlidir; yani mesele yalnız iki aile meselesi değil, aynı zamanda akrabalık bağıyla örülmüş bir düğümdür. İşte bu düğüm, taşrada şiddetin en tehlikeli hâlidir: Yabancıya değil, “yakına” döner.
Yayla mevsiminde, köy yayladayken; Dallıoğulları’ndan Teyfik ve kardeşi Ömer dağa gider. Mehemmet onları takip eder; “muhtar Hatip’e destek vermeyeceksiniz” diye söz alır. Fakat dönüşte anlatılanlar çelişir. Mehemmet “yola getirdim” diye övünür; Teyfik “öyle bir şey olmadı” der. Sonra, evin önünde küfürleşme, taş atma, taşın kağnıya çarpıp gelinin başını yarması… Ve sabrın taştığı an: Teyfik’in tabancasından çıkan tek kurşun, Mehemmet’i alır götürür.
İşte Hatipoğlu türküsü, bu olayın ardından yakılır.
Bu anlatıyı okuduğunuzda insanın içinden şu geçiyor: Burada “kötü” bir kişi aramak kolaydır; ama asıl zor olan şudur: Bu olay, tek bir kişinin kötülüğünden değil; yerel iktidarın büyüttüğü gerilimden, erkeklik gururundan, ‘el âlem’ baskısından, silahın kolay erişiminden, öfkenin akıldan hızlı oluşundan doğmuştur.
Türkünün gerçek gücü: “Kıyma bana kayınço…”
Türkü, şiddetin tam ortasında bile insana bir yol gösterir. Bazı dizeler, bir yalvarış olarak çıkar karşımıza:
“Kıyma bana kayınço / Evde bacın yol bakar”
Bu iki dize, bir toplumun en yalın vicdanıdır. “Kayınço” kelimesi, şiddetin yabancıdan değil, akrabalık içinden doğduğunu gösterir. “Bacın yol bakar” ise o şiddetin sadece iki kişiyi değil, evde bekleyen bir kadını, bir anneyi, bir çocuğu, bir evi—kısacası hayatın devamını vurduğunu hatırlatır.
Bu dize söylenirken Taşova’da insanların niçin sustuğunu ben hep daha iyi anlarım: Çünkü o cümle, “kavga”yı değil, sonuçu anlatır. Kavgayı anlatırsanız taraf çoğalır; sonucu anlatırsanız vicdan uyanır.
Yayla imgesi: hayatın en canlı yerinde ölüm
Türkünün yayla bölümleri, Kelkit Vadisi insanının ortak hafızasına dokunur:
“Yaylaya gideceğim de / Gürgenleri kırmaya…”
“Yayla yaylaya bakar / Yayla suyu yan akar…”
Yayla, bu coğrafyada özgürlüğün ve emeğin mekânıdır. İnsan yaylaya “yaşamak” için çıkar; nefes almak, üretmek, güçlenmek için. Ama türkünün söylediği şey şudur: Hayat tam canlı yerindeyken bile ölüm gelir. “Yayla suyu yan akar” dizesi, bana göre Anadolu şiirinin en ağır yoğunlaştıranlardan biridir: Su yanmaz; ama acı öyle yakar ki su bile yanıyor gibi görünür.
Ev ve direk: ölümün sadece insanı değil, hayat düzenini yıkması
Türkü, evin içine de girer:
“Hatipoğlu’n evinde / Çatal elma direği…”
“Kuş kadar yoğumuş / Mehemmet’in yüreği”
“Direk” evin taşıyıcısıdır; bir anlamda ailenin omurgası. “Çatal elma direği” ise köy evinin kendine has dünyasını, emeğini, el işçiliğini çağrıştırır. Ama o direğin altında yürek “kuş kadar” kalmıştır. Bu korkaklık değildir; bu travmanın adıdır. Bir kurşun, yalnız bir genci değil; geride kalanların içini de küçültür.
“Dosta düşmana karşı”: el âlem baskısı ve namın gölgesi
Türkünün son bölümleri, taşranın “görünür” dünyasını açar:
“Yayla olmuş bir çarşı…”
“Dosta düşmana karşı”
Yayla bir çarşı olmuşsa, artık herkesin gözü oradadır. Olay “iki kişinin meselesi” olmaktan çıkar; kamusal hâle gelir. “Dosta düşmana karşı” sözü de namın, şanın, itibarın ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. Bu tür ortamda insan bazen doğruyu değil, “ayıp olmasın”ı seçer; bazen sakinliği değil, “geri durmayayım”ı… İşte şiddetin gizli yakıtlarından biri de budur: Gururun kamusal baskıya dönüşmesi.
Suskunluk kültürü: bilmek ama isimlendirmemek
Hatipoğlu’nun Taşova’da eğlencede söylenmemesinin bir nedeni daha var: Bu türküde her şey açıktır; ama hiçbir şey “tam adıyla” söylenmez. Çünkü ad söylemek, yarayı büyütür. Taşova’da çoğu zaman insanlar “kimin vurduğunu” bilir; fakat türkü, “fail” değil, “acı” söyler. Bu bir unutma değil; bir toplumsal kendini koruma biçimidir.
Ben buna “suskun hafıza” diyorum. Suskun hafıza, gerçeği yok etmez; gerçeği yangın çıkarmadan taşır.
Neden oynanmaz?
Çünkü Hatipoğlu’nun ritmi ayakları değil, vicdanı hareket ettirir. Oynarsanız, türkü hafifler; oysa bu türkü hafiflememelidir. Bu bir “eser” değil; bir emanettir. Emanet de şenlikte harcanmaz, yas gününde taşınır.
Kelkit Vadisi’nde bu türkünün bıraktığı ders
Ben bu türküyü her duyduğumda aynı cümle içimde çınlar:
Söz büyürse kavga büyür.
Öfke büyürse silah konuşur.
Bir anlık karar, bir ömürlük suskunluk bırakır.
Hatipoğlu türküsü, Taşova’da ve Kelkit Vadisi’nde bizi bu yüzden düşünmeye iter. Çünkü o türkü, bir olayın kaydı değildir; bir toplumun kendine tuttuğu aynadır. Kimin haklı olduğundan önce şunu sorar:
Bir muhtarlık, bir itibar, bir “el âlem” sözü; bir gencin hayatından daha mı değerlidir?
Ve türkü bittiğinde, odada kalan sessizlik şunu söyler:
Herkes bilir ki değildir.
Ama bazen bunu söylemek için bile… türküye ihtiyaç vardır.
İsmail Erdal Emekli Eğitimci
NOT: 1940 Yılında Taşova ilçe değil. Tokat a bağlı. Raşadiye ve Erbaa çevresi aynı kültür çevresindedir.
HATİPOĞLU DESTANI
(Halk diliyle – manzum)
Kelkit yel alır dağdan dağdan,
Söz ağır gelir her otağdan.
Nebişeyh’te bir adam vardı,
Adı Hatipoğlu diye anılan.
Uzun yıllar muhtar durdu,
Sözü geçti, kapı kurdu.
Muhtarlık bir mühür değil,
Köyün aklı onda durdu.
Bir gün sandık kapandı,
Mühür başka ele kondu.
Hatip çıktı yeni muhtar,
Eski söz yerde kaldı.
Hatipoğlu eğmedi baş,
İçine düştü ateş, telaş.
Muhtarlık gitti elinden,
Gurur kaldı, ağır bir taş.
Dallıoğulları köyün eri,
Akrabaydı, komşu yeri.
Yeni muhtara destek verdiler,
Açıldı araya sözun kiri.
O arada bir genç vardı,
Mehmet derler, hırçın idi.
Öfke vardı yüreğinde,
Aklı geriden gelirdi.
Mehmet evli Nazile’ye,
Kayınço düştü Teyfik’e.
Kavga yabancıdan değil,
En yakından döndü köye.
Yayla vakti geldi çattı,
Gürgen yeşil, yol taşlıydı.
Söz büyüdü, taş yerinden,
Bir anda sabır taştıydı.
Bir taş kağnıya çarptı,
Bir baş oracıkta yarıldı.
Teyfik çekti tabancayı,
Tek kurşunla can alındı.
Mehmet düştü yayla yerine,
Dağ sustu, taş ağladı.
Yayla suyu yanar gibi,
Aşağı doğru çağladı.
Hatipoğlu yıkıldı kaldı,
Muhtarlık değil, oğul gitti.
Bir ev söndü, bir ocak,
Bir genç toprakla buluştu gitti.
Türkü yakıldı o gün köyde,
Ama düğüne düşmedi.
Bu türkü oynatmaz insanı,
Düşündürür, susturur, eğmedi.
Derler ki “muhtarlık yüzünden”,
Oğlunu kurban verdi.
İsim saymaz bu türküler,
Acıyı büyütmek istemedi.
Bu destan bağırarak söylenmez,
Akşamüstü okunur.
Çay soğur, söz yarım kalır,
Herkes bilir, kimse konuşmaz.
Hatipoğlu destanı budur,
Ne övgüdür ne lanet.
Bu destan bir köyün
Vicdanında kalan emanet.
HATİPOĞLU TÜRKÜSÜ
Hatipoğlu nam verdi,
Memlekete şan verdi,
Muhtarlığın yüzünden,
Oğlunu kurban verdi.
Yaylaya gideceğim de
Gürgenleri kırmaya,
Mevlam izin vermedi de
Kayınçomu vurmaya.
Hatipoğlu’n evinde
Çatal elma direği,
Kuş kadar yoğunmuş,
Mehemmet’in yüreği.
Yayla yaylaya bakar,
Yayla suyu yan akar,
Kıyma bana Kayınço,
Evde bacın yol bakar
Yayla yaylaya karşı,
Yayla olmuş bir çarşı,
Kıyma bana Kayınço,
Dosta düşmana karşı.


