Taha Akyol ve Tercüman gazetesi

0
13
Son dönemde fazla takip etmiyorum. Oysa, çocukken veya yeni yetmeliğimde, imkân bulursam Tercüman gazetesi okurdum. Kendisini o yıllardan beri tanırım ve yazılarını takip ederim. Meğer gazetenin sahibi Kemal Ilıcak, Amasyalı imiş. Amasya’da Belediye otobüslerinde “Amasya’nın bağrından kopan/çıkan gazete” şeklinde reklam görürdüm. Adam reklam veriyormuş. Gazetenin reklamı oluyor ya bir yandan da Amasya Belediyesi’ne maddi katkı ve fayda sağlıyor. Ama asla kıymet bilinmez! Türkiye’ye hitap eden bir gazetenin sahibi Amasyalı. Bundan büyük övünülecek ne kalır geriye? Keşke bugün de var olaydı!
Taşova’da yaşayan on beş yaşındaki bir çocuğun reklam ve tanıtım nedir, ne işe yarar; bunu bugünkü anlamda bilmesi ve algılaması zor. Anlasa, algılasa bile etrafını ayrıntısını görüntüsünü tam olarak kavrayamaz. Taşova’da sinema afişleri ve sinemanın kendine özel reklamları olurdu. Filmler tanıtılırdı. Küçük bir dünya!
Sonra televizyon çıktı da reklam nedir, ne işe yarar; biraz olsun anlamaya kavramaya başladık. Radyoda maç dinlerdim. Orada da, maç arasında küçük reklamlar yayınlarlardı. İlkokulda, beşinci sınıfta bir radyo proğramı takip ederdik. A. Bahçekapılı programda prodüktör olarak tanıtılırdı. İstanbul’da kendisiyle karşılaştım, emekli olmadan daha kocaman reklam firması kurmuştu. Bünyesinde çalıştığım, idari ve mali işlerinden sorumlu olduğum işyerinin reklamlarını, gazete, dergi ve görsel şeklinde onun aracılığıyla yayınlardık.
“Reksan Reklam sunar.”
Bir gün baktım adam karşımda. Reksan reklamın sahibi. Sordum, cevapladı. Hafta sonlarında, radyo maç yayınlarında, reklam varsa, Reksan Reklam oradadır. Sene 1975. Yirmi beş otuz sene sonra… Sene 2005.
Kaldı ki eskiden “ilân” vardı. Önemli meseleler ilânla duyurulurdu. Tellal vardı. Reklam daha sonra ilânın yerini aldı sanki. Bugün eğer, Allah’tan korkmuyorsan her şeyi reklam edebilirsin. Reklamla yolunu bulursun. Kimse sorup etmiyor, elbirliğiyle yeni dünyada, yeni dünyanın sahipleriyle aynı şeyleri yaparak, onlara uyarak, yetmediğinde onlardan borç alarak, işçiyi köylüyü emekliyi iterek kakarak yaşayıp gidiyoruz! Dini de yaşantıya sos yapıyoruz!
Reklama aldanan yolunu bulur, gider!
Diyor ki: “1991’de merhum Özal haklıydı.” Bu görüşüne katılmam mümkün değil. Ekonomide eğer sıkıntı baş gösteriyorsa, göstergeler aşağı doğru meylediyorsa, düşüyorsa, işçiden ve köylüden kesmek yerine, mecburi olanlar dışında kamu harcamaları kısılmalıdır. Sosyal devlet anlayışı ve demokrasi, millet ve halk odaklıdır.
Yoksa 50 sene sonra yine aynı şeyler konuşulur!
Neyse!
Taha Akyol’dan “Çankaya Şişmanı” adlı makaleyi paylaşmak istedim; gerçekten kalemi güçlü bir yazar.
Enver Seyhan
26.01.26
ÇANKAYA ŞİŞMANI…
Ocak 1991’de yeri göğü inleten bir slogan vardı: “Çankaya şişmanı, işçi düşmanı!”
Zonguldak Maden işçileri yüzde 100’den fazla ücret zammı istiyor, buna karşı çıkan Cumhurbaşkanı Özal’ı bu sloganla protesto ediyorlardı.
Bizde ve bütün dünyada ücret ve maaşlar ekonomik daralma ve enflasyon dönemlerinde daima gerilimlere, öfkeli protestolara sebep oldu.
Yine böyle sıkıntılı bir dönemdeyiz.
En düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkaran kanun teklifi Meclis gündeminde.
20 bin lira ne ki? Emekliler de asgari ücretliler de Bahçeli’nin de söylediği gibi “sefalet ücreti” alıyorlar. Emekli maaşlarıyla küçük kasabalar dışında, hele de büyükşehirlerde yaşamak mucizedir!
Devlet imkanlarından “müjdeler” dağıtmayı çok seven Cumhurbaşkanı Erdoğan bile emeklilerin sefaleti karşısında bir şey yapamıyorsa, sorun vahim demektir.
ÇEYREK ASIR…
Bu sorun Erdoğan’ın son on yıldaki, özellikle de CB sistemi dönemindeki popülist politikalarıyla teşekkül etti.
Rakamlara baktım, 2002 yılı… AK Parti, Kasım ayında iktidara geldi. Aslında merhum Kemal Derviş dönemidir. 2001 krizi üzerine Derviş reformlarla ekonomiyi sağlam temellere oturtmuştu fakat “kemer sıkma”nın etkileri sürüyordu…
Öyle bir yılda emekli aylığının kişi başı milli gelire oranı yüzde 46 idi… AK Parti’nin reformist döneminde bu oran yüzde 50’leri görecekti… Ali Babacan o döneme ilişkin rakamlar vererek haklı olarak övünür.
Bugün, TV’lerde emeklileri izliyoruz, “eskiden şu kadar et alırdık… ailece restorana giderdik… Torunlarımıza harçlık verirdik” diyorlar. O yılları hatırlıyorlar.
Ama adım adım geriledi. 2025’te kişi başı gelir / emekli maaşı oranı yüzde 28.9’a düştü. Bu feci rakam, gelir dağılımdaki feci bozulmayı da gösterir.
Türkiye’de bugün gelir dağılımı çeyrek asır öncesinden kötüdür.
VERİMLİLİK, BUNU DUYDUNUZ MU?
Ekonomi, evet büyüyor ve iktidar övünüyor. Fakat “büyüme kalitesi” diye bir kavram var. Verimlilik artmadan büyüme demek bu… Gösterişli ve müsrif alt yapı yatırımları, rant ekonomisi, borç ve tüketimle büyüme…
İktidarın 2019’daki 11. Kalkınma Planı’nda şöyle yazıyor:
“2014-2018 döneminde, ortalama yüzde 4.9 oranında gerçekleşen büyümeye tüketimin katkısı 3 puan olurken, sermaye yatırımları 1.3 puan, ihracat ise 1 puan katkı vermiştir.” (Paragraf 131)
Bütün iktisadi sıkıntılarımızın temelinde bu var; tüketim öncelikli büyüme…
Daron Acemoğlu on yıl önce uyarmıştı:
“Verimlilik artışı sıfır ya da eksi. Bu şekilde Türkiye’nin kendi zenginliğini artırması mümkün değil. Büyüme, tüketime giderek hız verilmesinden geliyor. Yatırımda, verimlilikte artış yok…” (24 Kasım 2016)
On yıl sonra, Prof. Dr. Ufuk Akçiğit şöyle diyor:
“Ekonomik göstergeler, büyümenin ağırlıklı olarak sermaye yatırımları ve emek katkısıyla sağlandığını; verimliliğin ise büyümeye yeterince katkı vermediğini gösteriyor. Oysa sürdürülebilir kalkınmanın temel taşı verimlilik artışıdır. Bu da Türkiye’nin “iki ileri bir geri” gitmesine yol açıyor” (Oksijen, 6 Haziran 2025)
Prof. Akçiğit “Türkiye Bilim Raporu”nu yazan ekibin başındaydı. Dünyaca saygın bir bilim insanıdır.
BİLİM VE HUKUK
İktidar politikacılarının ağzından bir defa olsun “verimlilik” konusunda bir açıklama, bir rakam duydunuz mu? Gazeteci olarak takip etmeye çalışıyorum, ben duymadım.
Ne demek verimlilik artışı? Bir saat çalışıp bir birim üretiyorsanız, bir saat çalışıp iki birim üretmek demektir. Eğitime, vasıflı işgücüne, makine ve teçhizata, bilim ve teknolojiye ve temelde güvenilir bir hukuk nizamının bulunmasına bağlıdır.
Örnek mi? Vietnam yirmi yılda sıfırdan başlayıp bugün 137 milyar dolar İT teknolojisi ihraç ediyor.
Biz, “faiz sebeptir” diyerek emirle indirilmiş ucuz faizle kredi dağıtırsak yatırım ve üretim artar zannettik. Sonuç ortada.
1991’de merhum Özal haklıydı. Kendi partisinin hükümeti, ardından Demirel koalisyonu ve Çiller koalisyonu, popülizm ve 1994 krizi gelmişti.
Tarih tekerrür ediyor. Ücret ve maaşımızın, refahımızın iki asli kaynağı var; bilim ve hukuk. Bu ikisi ne kadarsa sağlıklı büyüme de o kadar oluyor.
21 Ocak 2026
Taha AKYOL

Yorum Ekle