SESLE YAZILAN HABERLER GÖZYAŞI İLE OKUNAN DESTANLAR..

0
159
1950’li yıllarda Taşova henüz genç bir ilçeydi. Perşembe günleri kurulan pazar, yalnızca alışveriş yapılan bir yer değildi; çevre köylerden gelen insanların haber aldığı, dert paylaştığı, birbirinin yüzünden olup biteni okuduğu bir buluşma alanıydı. Radyo her evde yoktu, gazete her köye ulaşmazdı; ama hiçbir acı sahipsiz kalmazdı. Çünkü o yıllarda haber, önce sese dönüşürdü. Pazar yerinin ortasında inleyen bir kemanla, kalabalığın içine ağır ağır bırakılan bir destanla yayılırdı. Ses, sözden önce gider; söylenen, dinleyenin yüreğinde yer ederdi. İşte tam da orada, Taşova’nın Perşembe pazarında, haber sese dönüşür; ses de gözyaşına…
Destan dediğin, haberin kendisi değildi sadece; haberin acıya bulanmış hâliydi. Bir cinayet işlendiğinde, bir sel köyü alıp götürdüğünde, gurbette bir genç öldüğünde ya da ayrılıklar uzayıp umutlar inceldiğinde destan yazılırdı. Çünkü destan, olup biteni anlatmakla yetinmezdi; insanın içine işler, onu durdurur, düşündürür, ağlatırdı. Okuyanın sesiyle büyür, dinleyenin yüreğinde yer ederdi.
Perşembe pazarı bu yüzden kalabalıktı. Dağ başlarından, dere içlerinden, çevre köylerden insanlar inerdi. Mübadiller vardı; yurdundan edilmiş, kökü koparılmış, hatırasını sırtında taşıyan insanlar… Çaykara’dan göçüp gelenler vardı; yeni bir hayata tutunmaya çalışan, diliyle, türküsüyle kendini anlatanlar… Bir de gurbetteki yakınlarından haber almak için gelenler… Açılı yıllardı. Herkesin cebinde para azdı ama yüreğinde hasret çoktu.
İşte tam o pazar yerinde, kalabalığın ortasında topal bir kemancı dururdu. Tek bacaklıydı. Ama kemanı iki bacak gibi taşırdı onu hayata. Kemanı, keman olmaktan çıkar; inleyen bir cana dönüşürdü. Yay kemana değdi mi, sanki herkesin içindeki sızıya dokunurdu. Öyle yanık çalardı ki kadınların gözleri dolmaya başlar, erkekler başını öne eğerdi. Keman sustuğunda değil, insan dayanamadığında ara verilirdi.
Ardından destancı konuşurdu. Destanı vurgulu, dikkat uyandıran bir sesle okurdu. Her mısrada biraz durur, her kelimeyi kalabalığın içine bırakırdı. Haber kadar önemliydi ses tonu. Bağırmazdı ama yırtardı. Ağlatırdı ama utandırmazdı. Bir süre sonra kalabalıktan sesler yükselirdi:
“Yeter yaktın kemancı…”
“Tamam, tamam…”
Ama kimse oradan ayrılmazdı. Çünkü herkes kendi hikâyesinin bir yerini dinliyordu.
Destanlar beş kuruştu. Herkes bir tane alırdı. Katlayıp cebine koyar, köyüne, evine götürürdü. O kâğıt okunur, okutulur, saklanırdı. Bazen sandıkta, bazen yastık altında… Çünkü o destan birinin acısıydı, bir başkasının hatırası, bir başkasının yarın korkusuydu. Destanlar bizim için sadece yazılı metin değildi; hafızaydı. Toplumun tuttuğu defterdi.
Bugün gazetenin, televizyonun, sosyal medyanın yaptığı işi o gün destan yapardı. Ama bir farkla: soğuk değildi, insandı. Ağlatırdı ama birleştirirdi. Haber verirdi ama unutturmazdı.
Zaman geçti. O destanların bir kısmı kâğıtlardan silindi ama sesleri silinmedi. Destanlar, kemanın yanık nağmeleriyle, ağızdan ağıza dolaşa dolaşa türküye dönüştü. Okunan destanlar söylendi, söylenenler ezgi kazandı. Bugün “anonim” dediğimiz pek çok türkü, bir zamanlar pazar yerinde okunan bir destanın sesidir. Kimin yazdığı unutuldu ama neyi anlattığı unutulmadı. Çünkü türkü, destanın hafızada kalmış hâlidir.
Bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum: Destanlar, yoksulluğun içinde kurulmuş bir iletişim ağıydı. Ve o ağın merkezinde insan vardı. Taşova’nın Perşembe pazarında, topal kemancının kemanı, destancının sesi, kalabalığın gözyaşı… Hepsi aynı hikâyenin parçalarıydı. Biz o destanlarla büyüdük. Acıyı dinleyerek, haber alarak, insan kalmayı öğrenerek… Ve o destanlar, bugün hâlâ türkü olup içimizde yaşamaya devam ediyor.
İsmail Erdal
Emekli Eğitimci
NOT:
Bu yazı, 1950’li yıllarda yerel toplumlarda destanların haberleşme, toplumsal hafıza ve duygusal aktarım işlevini ele almaktadır. Ancak söz konusu kültürel üretim, yazılı metinle sınırlı kalmamış; zaman içinde sözlü dolaşım yoluyla müzikal forma evrilmiştir. Bir sonraki yazıda, “Destandan Türküye: Unutulmayan Sesler” başlığı altında, bu dönüşüm süreci Hatipoğlu türküsü örneği üzerinden incelenecektir. Hatipoğlu türküsü, bireysel bir olay anlatısının toplumsal bellekte nasıl kalıcı bir müzikal anlatıya dönüştüğünü; şiddet, iktidar ve suskunluk ilişkileri bağlamında görünür kılan önemli bir sözlü kültür örneğidir.

Yorum Ekle