İnsan yaşlandıkça geçmişi daha çok hatırlıyor ve özlüyor sanırım. Şimdi anlatacağım günler aklımın bir köşesinde kalmış ve bir gün anlatılmayı beklemişler sanki.
Ben o günleri yaşamak için daha erken doğmuş olmayı dilerdim. Daha önce “bizim mahalle”yi anlattığım yazımda yaşımın yettiğince yaşadıklarımdan hatırladıklarımı kaleme almıştım, şimdi de ablamın anlattıklarından ve hayal, meyal hatırladığım, çok içinde olamadığım o günlerden bahsetmek istiyorum.
Bizim mahallede genç kız çok tu ki zaten bir evde en az beş çocuk vardı. Yirmi evin her birinde en az beş çocuk, gerisini siz hesaplayın. Yetmişli yılların modasını yakından takip eden her biri birbirinden güzel kızlar pazar günü bahçeye kurulan kara kazanlarda kaynayan suyla çamaşır yıkarken radyo dinlemeyi de ihmal etmezlermis. Benim de hatırladığım Uğurlugiller, bacı kalfanın değişik Türkçesi, sanki seyrediyormuşuz izlenimini veren ”arkası yarın”larda Türkiye’nin en iyi oyuncuları, Arsen Gürzap, Tomris Oğuzalp, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Şükran Güngör. O günlerdeki polis, meteoroloji kanalında Ankara’dan Ayşe, Sema İzmir’den Emine, Bursa’dan Şükran diyen spikerin sesine karışan Kamuran/Gönül Akkor, Hamiyet Yüceses, Gönül Yazar, Neşe Karaböcek, Behiye Aksoy, Şükran Ay’dan şarkılar dinlemek için anteni daha iyi çeksin diye yüksekçe bir yere koyarlarmış radyoyu. Renkliler ayrı yerde yıkanır, beyazlar kazanda kaynatılır, kendi bahçelerindeki ipler yetmeyince komşu bahçelere asılırmış çamaşırlar. Şimdi düşünüyorum da bir cümbüş içinde festival gibi yaşanan günlermiş. Neden mi böyle düşünüyorum? Çünkü öğleden sonra babadan gizli, annenin idare ettiği küçük masum kaçamaklarla sinemaya gidilecek olması onca çamaşırı yıkamanın zorluğunu bile unutturuyordur.
Hem biraz önce ellerinde sinema afişi taşıyan, peşlerinde bir sürü çocuk ve bir külaha benzeyen teneke boruyla “dikkat dikkat bugün Ömer Caba’nın sinemasında….. filmi vs.” Bağıran sesi duyana çamaşır mı dayanır Allasen. Çamaşırlar asılır, ekmek arası yapılır, çocuklar aradan kaçırılır sinema seyrine başlanırmış.
Yaz akşamlarının da ayrı bir güzelliği varmış o günlerin Taşova’sında.
“Samsun Caddesi” yürüyüşlerine geç kalmışım yazlık sinema günlerine geç kaldığım gibi. Yazlık sinemadan sokağa taşan şarkıları hatırlıyorum hayal meyal. Belediyenin bahçesine park diyorduk o zamanlar. Hava ne kadar sıcak olursa olsun, burası sepserindi. Geniş bir alana yayılan çay bahçesi, asırlık ağaçların koyu gölgesinde cennet gibi bir yerdi. Zaman, zaman giderdik komşumuz Ayşe ablalarla, o zamanlar gazoz, fruko içmek pek bir havalıydı, çoğalan her şey gibi şimdi onlarda değersizleşti. O günlerde başınıza garson gelip dikilmezdi, büyüklerin ağzından, bir şey içelim mi? Sorusunu anında yakalar koşar giderdik arkadaşım Fatma ile garron (garson) abiyi masamıza çağırmak için. Ayşe abla, ver evladım ordan bir Firiko, derdi 🙂 Sinemadan gelen şarkıları dinleyerek keyiften dört köşe yavaş, yavaş içerdik bitmesin diye Frukolarımızı. Ne güzeldi çocukluğum, ya da çocuk olmak çok güzeldi.
Samsun caddesine gece yürüyüşe çıkarmış kızlar grup, grup, eminim anneler de yanlarındadır. Epa, apartman topuklu renkli ayakkabılar, İspanyol paça pantolonlar, karpuz kollu bluzlar, hepsi rengarenk, mavi yeşil kırmızı. Neredeyse siyah renkli giyen hiç yokmuş o günlerde. Pantolonumun rengi değişiyor daha bir güzelleşiyordu “Samsun Caddesi”nde gezerken, öyle ışıklı, öyle güzeldi ki her yer, her şey, herkes diye anlatırdı ablam.
Bizim “Samsun Caddesi” İzmir’in kordonu, İstanbul’un Beyoğlu’ya da Bağdat caddesine eşdeğerdi demek ki o günlerde .
Yıllar yalnızca insanları değiştirmiyor, şehirlerde zamanın etkisinden paylarına düşeni alıyor ne yazık ki. Hiçbir yer, sokaklar, hatırladığım insanlar, bahçeli evlerimiz, yiyip içtiklerimiz, önem verdiklerimiz, duygularımız, içinde yaşadığımız memleketimiz aynı değil.
Bunları neden yazdığımı bilmiyorum.
Belki gönül borcu, ya da unutturmayalım kendi yaşıtlarımıza, arkadan gelenlerin toplumsal belleğine kayıt düşelim, geçmişin güzel insanlarını, adetleri, iyilikleri, nezaketi velhasıl kaybettiğimiz ne varsa hatırlamak için belki de.
Geçmişe özlem duyan herkese selam olsun derken sözümü tam da bu duygu durumuna uygun Fazilet Sönmez’in bir şiirine bağlamak istiyorum.
Duvarda mı soldu bu fotoğraflar?
Yoksa gün mü, ay mı soldurdu geçmişliğinde zamanın?
Biliyor muyduk ileriyi görme yeteneğine sahip gözlerimiz tahmin ediyor muydu
böyle olacağını?
Ne vakit geldik ve gittik ya da gittiler birer birer de biz sadece bir kağıt üzerine arzı endam ettik sessizce…
Şimdi bir duvarda boy gösteren sararmış hallerimiz ve asla geri dönmeyecek donmuş gülümsemelerimizle bakıyoruz boşluğa …
Duvar yüzüne sinmiş hatıraların gölge oyunu bu…
Kağıtta kalan yüzlere bakan yüzlerinse, hazin bir iç geçmişliği…
Ah yıllar…!
Gülfer Öztürk Özcan












