NİYET SOHBET MUHABBET…

0
87
Gaye maksat hasıl olsun!
Sabah Ahmet Ağa ile çay ocağında bir buçuk saat kadar oturduk. Yine geçmişe doğru yol aldı. Güzel köyümüzden ve eskilerden söze girdi. Duygulandı. Sözünü ettiği birkaç kişiyi sordum. Selim oğlu Mehmet ve Gara Osman’ı dünya gözüyle gördüğünü, tanıdığını söyledi. “Ben az değilim ki; yetmişi aşkın yaşım var” dedi. Peşinden Gara Osman’ın oğullarına geçti. Fakat analarını anımsamadı. “Kadir ve İsmail’in anaları Sündüz” dedim. “Goc’anamın halasının çocukları olur” diye de bekittim.
Güzel köyümün geleceğine dair olumlu bir belirti görmediğim için, hangi konuda konuşursak konuşalım sadece konuşmada kalacağını tahmin ettiğimden ötürü Ahmet ağayı oradan buradan sorularla geçmişe yollamayı seviyorum. Bir yandan gözleri yaşarıyor, bir yandan da anlatıyor. Gençliğini ve geçmiş yılları anımsıyor genelde. Çünkü 1974 yılından beri köyde olmadığını ikide bir yineliyor. O, köyden, yaşanmışlıklardan, anılardan söz ederken içimdeki ses boş durmuyor: “Son nesil de göçtükten sonra bu 50 hanelik köyden ne kalır ki geride, hatıralardan başka?”
Şubat ayında gidince gece yarısı köyü dolaştım.
Sokaklarda in cin yok, ses veya it bile yok. Işık ıldırık olan evleri saydım. Bildiğim için evde kalanları düşündüm. Ya iki ihtiyar veya bir ihtiyar dede veya ebe! Birkaç hane var çoluk çocuk ve şehirden emekli olmuş, gelip yerleşmiş gibi yapmış birkaç ev daha. Geçen yıllarda, yakındaki meraları, tarlaları, tepeleri ve vadileri şöyle gezerek dolanmıştım. Bu sefer de bahçelerde, Hamam yerinde, Yığmalık’ta ve Obanöňü’nde Mehmet ile koyun güttüm. Irmağı ve bostanları ve yolları gördüm; Kır tepesini ve Kırdibini, Bük’ü geriden seyreyledim. Tarla ve bahçelerden geçen yollar durmuyor yerli yerinde, eskisi gibi. Bahçelerde ağaçlar kurumuş, çürümüş, kenarı köşeyi lüzumsuz otlar bürümüş ve viran olmuş bir görüntü hakim. Birkaç bağın bostanın da kıyısını tıkamışlar.
Ahmet ağa, bugün gelip oturup da selam sabahtan sonra bu eski konulara girince, “Niyazi emmim bayramda söyledi, Gara Osman’ın Hasan da ölmüş” dedi. Haberimin olduğunu söyledim. Hatta güzün Kasım ayında veya bir önceki Taşova’ya gidişimde valide ile Samsun Caddesi’nde yürürken yanımızdan geçti. Valide, “Hasan geçti de beni görmedi, görüyoň mu?” Dedi ve söylendi. “Başka zaman gördüğünde hâl hatır sormadan geçmezdi” diye de ekledi. Belki beni görünce, tanımıyor. Gara Osman’ın eviyle Goca Memmed’in evleri yan yana, komşular… Tabii ki bir zamanlar… Onlar sonra Kırkharman’a göçmüşler.
Bu yazının hikayesini Ahmet ağa üstüne kurmuş olsam da ister istemez temayı daha geniş tutuyorum. Konu, konu içine girince yazmadan geçmek olmuyor. Burada validenin hatıraları önemli, çünkü onun mehlesinden ve emmisigilden anılara yer veriyorum.
Dediğine göre, valide’nin çocukluğunda, Gara Osman’ın evi Sohuların Ali’nin evinin yeriymiş. Kırkharman köyüne göçerken satmışlar. Gara Osman’ın ikinci karısının Tekelüze köyünden olduğunu duysam da adını bilmiyorum. Oğlunun namına Küçük Mustafa dendiği kaldı aklımda. 1980’lerde traktör kazasında Sadul ile Küçük Mustafa öldüler. Üçüncü karısının Sohuların Abdullah’ın kız kardeşi veya abusu Havva olduğundan haberim var. Havva’dan da Hasan, Mehmet ve Emine dünyaya gelmişler. Ahmet ağa, “Emine, Arpaderesi’nde evli” dedi. “Hasan’ın karısı da Sadul’un kızı Aliye” diyerek sözünü tamamladı. Göçtüklerinde çok küçük olduğumdan dolayı aile hakkında doğrudan bilgiye sahip değilim.
Gara Osman’ın kardeşi Ali’nin çocukları hakkında da konuştu. Çünkü “Hasan ölmüş” dedikten sonra… Şaban’ın anası Selimlerden ve Salih emmimin anası da aynı kadın diyerek girdi söze. Adını sordum, durdu ve sustu. Oradan Ilıca’ya geçti. “Hatiplerin Osman’ın karısı Emine, Şaban’ın kız kardeşi olur” dedi. Tekrar sorunca, Eyüp’le de kardeş olduklarını ifade etti. Ali’nin çocuklarını saydı. “Şaban ve Emine.” Şaban’ı elbette ben de tanıdım. Köye geldiğinde dedeme uğrardı. Gençliğinde dedemin davarını güttüğünü söylerler. Şen şakrak bir adam olarak hatırlıyorum.
Laf lafı açınca, konu eski düğünlere geldi. “Gelin ata binince, davul – zurna bir kenarda durur, Hasan Onbaşı, Veysel Efendi ve Emin Hoca birlikte ilahi okurlar, dua ederler.” Öyle dedi. Daha sözünü bitirmeden salavat getirmeye başladı. Hasan Onbaşı’yı tanıttı. Uzun boylu ve sesinin güzel olduğundan söz etti. Salavat şöyle: “Allahümme Salli, Salli Ala Muhammed!” Salavatın gaydesini aynı Hasan Onbaşı gibi içten ve derinden okuyarak tekrarladı. Biraz duruktu, duygularına hakim oldu. Ardından sordu: “Onlar, Destek’ten gelmeler hemi?” Ben de, “Destek’ten gelmeler. Babasının adı Necip” diye mukabele ettim. “Ana adı ise Zeynep; Sohu Ahmet’in ya kızı olur ya da torunu, öyle biliyorum.”
Sohbet burada bitmedi. Dahası var fakat bugünlük bu kadar yeter.
Eğer, bir sonraki sohbette bu konulara girersek elbette yine lafladığımız konuları, bugünden kalanları hikaye etmek isterim. Yaşını başını almış insanların geçmişi yâd etmesi kadar güzel bir şey yok. Dünyanın türlü çeşit hâli var.
25 sene kadar önce, valideye dedim ki:
“Şu perdesi gece boyu çekilmeyen eve iyi bak. 20 sene sonra ne Yusuf Çavuş ne de Hacca abum olmayacaklar!”
Gerçekten köyümüzün büyükleri bir bir öldüler.
Geride hatıraları kaldı. Hatıralar da onları tanıyan insanların terk-i dünya etmesiyle birlikte tarih içinde yapayalnız kalacaklar ve köşelerinde mahşeri bekleyecekler.
Enver Seyhan
01.04.2026

Yorum Ekle

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz