(DENE PAZARI ) ÖYLE BİR GEÇER ZAMANKİ…

0
343

Dene pazarı (Buğday pazarı) deniyordu o zamanlar buraya, o günlerde kocaman bir meydan gibi görünen yeri çevreleyen sıra sıra dükkanlardan biri de bizimdi. Zirai ilaçlar bayii: (Ziraatci Ahmet) Daha onüç-ondört  yaşlarındayken babam uzak şehirlere dükkana mal almaya gittiğinde ben ve kardeşlerim bakardı dükkana sırayla. Perşembe günleri hariç. O zaman birimiz yetemezdik onca işe. Hatta köyden amcalarım da yardıma gelirdi. müşterilerle dolup taşan dükkanımıza.

Çevrede ne kadar köy kasaba varsa ilçenin pazarına gelir, gelmişken de ilçede halledilecek ne kadar işleri varsa o güne sığdırmaya çalışırlardı. Haliyle bizim dükkanda nasibini alırdı kalabalıktan. Hesap yapmakta annemin üstüne yoktu, kasada o otururdu, tombul bileklerinde altın bilezikli elleriyle para sayardı,  matematik zekasına hem şaşırır hem de hayran kalırdım. Müşterilerin dükkandaki ilaç kokusundan nasıl oluyor da rahatsız olmadığımıza şaşırmalarına anlam veremezdim. Çünkü biz o kokularla büyümüştük, bu yüzden hissetmiyorduk belki de. Hergün aldığımız Hürriyet gazetesini hepimiz okuduktan sonra dükkanda kim duruyorsa bulmacasını çözmekte onun hakkıydı, daha sonra biriktirdiğimiz gazeteleri annemin undan yaptığı hamuru yapıştırıcı olarak kullanıp ilaç tartmak için kese kağıdı yapmak hem görevimiz, hem de eğlencemizdi.

Dükkanda babamın göremediği yerlerde abilerimin Teksas, Tommiks’leri olurdu, onları bulur okurdum, cepfotoromanlar da benimdi başka yerlerde sakladığım, herkesin kendince gizli sandığı bir köşesi vardı mutlaka. O kadar paranın içinde gazetecide (kitapevi mi vardı o günlerde) satılan 1. cilt hamurdan basılmış, vitrinde albenisiyle beni cezbeden Polyanna kitabını alamamak hâlâ içimde bir ukdedir o da ayrı bir hikaye…

Dükkan komşularımız vardı, akşam dükkanı kapatırken kepengi çekmeye boyum yetişmiyor diye yan komşumuz kahveci Musa amcadan yardım isterdim, elindeki çayları hemen bırakır koşardı, ya da, ”oğlum Alii hadi bak çocuğa”, diye seslenirdi ağzının ucundaki sigarayı düşürmeden. Babamın tembihine istinaden dukkanı kapayınca Hamdi- Hüsnü (Yolacan) amcalara günün hasılatını teslim ederdim. Çok konuşkan biri değildi alır elimden tamam kızım derdi Hamdi abi, bana dev gibi gelirdi. Dev ama korkunç değil çok güvenilir, baba gibi. Dükkanın sol yanında  “Emeğin Birliği” tam karşısında “Halkın Kurtuluşu” derneği, parkalı abiler girip çıkarlardı hep bi telaşları vardı. Abim Ankara’dan okulundan dönerdi o da parka giyerdi ama o o derneklere gitmezdi, demek ki abimin derneği başka yerdeydi. Aklımın raflarında pek  bi yere oturtamazdım olanları yaşım gereği. Mahalle komşumuz Nadiye (Koyuncu) abladan alt tabaka, üst tabaka gibi terimler ve sosyalizmin ilkelerini dinleyip, bahçe komşumuz Şükran (Denizli) abladan Nihal Atsız’ın, ablamın arkadaşı Dönüş abladan Yasar Kemal, Fakir Baykurt’un kitaplarını alıp okusam da kafam kaymakamın dükkanı gibi karışırdı, orda da ne çok şey vardı, şıngırdaklı bebekler, oyuncaklar, plastik eşyalar birbiriyle alakalı, alakasız onca şey.

Sonusalı Mustafa amcanın dükkanı da yıllarca Hayrettin abi olarak bildiğimiz Fahrettin Konyar abinin dükkanı gibi gitmekten  en keyif aldığım yerdi, çünkü lokumlar, gofretler, renkli helvalar gibi  karşılarlardı  müşterilerini küçük büyük demeden ikisi de.

Velhasılıkelam
Neredeyse 40 yıl sonra bu gece, şimdilerde meydan denilen bu yerde gösteri izledim, onca izleyicinin içinde herkes yabancıydı benim için, şimdi hiç birini tanımadığım birbiriyle konuşan, gülen insanlara bakıp durdum ve içimden sessizce bağırdım,

”heyyy ahali şimdi aranızda yabancı olduğum bu meydan benim yurdumdu eskiden, ben burada büyüdüm.”

Şimdi ne biz o insanlarız, ne de şehir o eski şehir ama gibi Halil Cibran’ın şu sözünde olduğu gibi ,

“Hatırlama, bir buluşma biçimidir.”

23 Mayıs 2019

Gülfer Öztürk Özcan

Yorum Ekle