Muğla’da kültür etkinliklerinin daha canlı, daha bereketli olduğu yıllardı.
Yazarlar, gazeteciler, köşe yazarları, sendikacılar gelir; her biri ayrı bir mahalle kahvesinde sandalyeler çekilir, çaylar söylenir, sohbet başlardı. O kahveler sadece kahve içilen yerler değildi; memleket konuşulurdu, gelecek konuşulurdu, insan konuşulurdu.
O toplantıların birinde bir yazar söze şöyle girmişti:
“Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin hepsi çok değerlidir ama hangisi en önemlisidir biliyor musunuz?”
Herkes merak kesilmişti.
Cevabı kısa ve netti: LAİKLİK
Ardından şunu eklemişti; aradan yıllar geçmesine rağmen kulaklarımdan hiç silinmeyen bir cümleydi bu:
“Diğer bütün devrimler, laiklik gerçekleşmedikçe amacına ulaşamaz.”
Bugün dönüp baktığımda bu sözün ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyorum.
Çünkü laiklik, yalnızca din ile devlet işlerinin ayrılması değildir. Laiklik; inananın da inanmayanın da, farklı düşünenin de aynı çatı altında eşit yurttaş olarak yaşayabilmesinin güvencesidir.
Laiklik yoksa;
hukuk aklın ve bilimin ürünü olmaktan çıkar,
eğitim sorgulamayı değil itaati öğretir,
devlet tarafsızlığını yitirir,
inançlar siyaset malzemesine dönüşür,
toplumsal barış zedelenir.
Laiklik varsa;
kimse inancından ya da inançsızlığından dolayı üstün ya da eksik sayılmaz,
devlet kimsenin vicdanına karışmaz,
hukuk herkes için eşit işler,
demokrasi sadece sandıktan ibaret kalmaz.
Bu yüzden laiklik, Atatürk’ün sadece bir devrimi değil; diğer bütün Cumhuriyet devrimlerinin sigortasıdır.
Kadın hakları, eğitim reformu, hukuk devrimi, çağdaş yurttaşlık anlayışı…
Hepsi ancak laikliğin nefes alabildiği bir ortamda anlam kazanır.
Laiklik önce devrimdir.
Çünkü Osmanlı’dan devralınan, dini esas alan devlet yapısıyla köklü bir kopuşu ifade eder. Halifeliğin kaldırılması, eğitimin birleştirilmesi, hukukun akıl ve bilime dayandırılması bu kopuşun adımlarıdır.
Ama laiklik aynı zamanda ilkedir.
Çünkü yapıldıktan sonra bitmez; devleti ve toplumu her gün yeniden ayakta tutan pusula olur.
Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada laiklik, bu ülkede kendiliğinden var olan bir güvence olmaktan çıkarılmıştır. Sessizlikle aşındırılan, alıştıra alıştıra geriletilen bir alan haline getirilmiştir. Cumhuriyet devrimleri kâğıt üzerinde duruyor olabilir ama ruhen yıpratılmaktadır.
Eğitimde bilimin geri çekildiği,
hukukun evrensel ilkelerden uzaklaştırıldığı,
kamusal alanın dini referanslarla kuşatıldığı bir tabloda yaşıyoruz.
Bunların hiçbiri tesadüf değildir.
Bugün laikliğin durumu, Cumhuriyetin genel durumunu ele vermektedir. Kadın hakları yeniden tartışmaya açılıyorsa, eğitim cemaatlerin alanına bırakılıyorsa, hukuk kişiye ve döneme göre eğilip bükülüyorsa; bilmeliyiz ki sorun tek tek alanlarda değil, laikliğin zayıflatılmasındadır.
Peki ne yapmalı?
Sadece yakınmak yetmez.
Sadece sosyal medyada öfkelenmek de yetmez.
Laiklik bir vitrin süsü değildir; hayatın içinde, mahallede, okulda, sendikada, dernekte, sandıkta savunulması gereken bir yaşam ilkesidir.
Laik kesim korkmadan konuşmalıdır ama bağırarak değil; bilgiyle, akılla, sabırla.
İnancı olanla olmayanı karşı karşıya getirerek değil; laikliğin herkes için güvence olduğunu anlatarak.
Gençlere Cumhuriyeti bir nostalji olarak değil, bir özgürlük ve onur projesi olarak aktararak.
Şunu yaşayarak öğrendim:
Laiklik sessizlikle korunmaz.
Cumhuriyet devrimleri “nasıl olsa var” denilerek ayakta kalmaz.
Bugün görevimiz yüksek sesle konuşmak değil;
yüksek bilinçle ısrar etmektir.
Çünkü laiklik giderse;
ne demokrasi kalır,
ne hukuk,
ne de Cumhuriyetin anlamı.
Ve ben hâlâ şuna inanıyorum:
Bu topraklarda Cumhuriyeti ayakta tutacak olan şey;
yüksek ses değil, yüksek bilinçtir.
İsmail Erdal 05.02.2026 Muğla
NOT:
Laiklik, 5 Şubat 1937 tarihinde anayasal güvenceye kavuşmuştur.
Bu yazı, laikliğin 89. yılında, Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkma sorumluluğuyla yazılmıştır.


