Muğla’ya tayinimin ikinci yılıydı. Gençtik. Yeni bir çevreye alışmaya, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorduk. Eşimle birlikte doğayı gezmeyi, bilmediğimiz yerleri görmeyi çok severdik. Temmuz ayının sıcak ama güzel bir gününde Fethiye’ye gitmeye karar verdik. Ölüdeniz’i gezdik. Mavinin ve yeşilin birbirine karıştığı o güzelliğe hayran kaldık. Sonra Kaya Köyü’ne uğradık. Sessizliğiyle, yıkık taş evleriyle, geçmişten bugüne uzanan hüzünlü haliyle insanın içine işleyen bir yerdi.
İkinci gün dönüşe geçtik. Kırmızı bir Volkswagen’imiz vardı. Yıllar sonra bile gözümün önüne gelir; güneşin altında parlayan, yollarda bize yoldaşlık eden o küçük araba… Göcek’i geçmiştik. Rampaya doğru çıkıyorduk. O sırada arkamızdan gelen bir aracın farlarını sürekli yakıp söndürdüğünü fark ettik. Önce anlam veremedim. Bir şey mi oldu, bir sorun mu var diye düşündüm.
Araç yanımıza yaklaştı. İçindekiler bize el sallıyordu. Bir anda şaşırdım. Hayal bile edemeyeceğim biriydi. Yeğenimdi. Okulunu yeni bitirmiş, bir arkadaşı ile, onlar da geziye çıkmışlardı. Araçta iki İngiliz genç kız vardı.
Arabaları durdurduk. Yılların özlemiyle sarıldık. Yol kenarında ayaküstü konuşurken zaman geçirmek için birlikte İztuzu’na gitmeye karar verdik. O zamanlar Dalyan ve İztuzu bugünkü kadar kalabalık değildi. Deniz başka güzeldi, akşam serinliği başka… Hep birlikte oturduk, konuştuk, güldük.
Yeğenimin arkadaşı, yanındaki İngiliz kızla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Gençliğin heyecanı vardı yüzlerinde. Ben de diğer kıza dönerek, biraz da şaka yollu:
“Sen de benim yeğenimle evlenmeyi düşünür müsün?” dedim.
Bir an sustu. Sonra çok sakin, çok ciddi bir ses tonuyla bana baktı.
“Ben felsefe ve psikoloji eğitimi aldım” dedi. “BEN BİR TÜRK’LE EVLİLİĞİ DÜŞÜNMEM. SİZ ÖZ KÜLTÜRÜNÜZÜ BIRAKTINIZ, EMEVİ YAŞAM KÜLTÜRÜNÜ HAYATINIZA SOKTUNUZ. ŞU ANDA NE KADAR MODERN, DEMOKRAT, ÖZGÜRLÜKÇÜ GÖRÜNSENİZ DE, EĞER KURUCU LİDERİNİZ ATATÜRK’ÜN SİZE KAZANDIRDIĞI ÇAĞDAŞ YAŞAMA SAHİP ÇIKMAZSANIZ, ER GEÇ GERİYE DÖNERSİNİZ. KADIN HAKLARINI YIKARSINIZ. KADININ ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ELİNDEN ALIRSINIZ.”
O an çok şaşırdım. İçimden itiraz etmek geldi. Çünkü biz kendimizi öyle görmüyorduk. Cumhuriyet’in yetiştirdiği insanlardık. Ben bir eğitimciydim. Eşimle birlikte çağdaş, laik, demokrat bir yaşamın doğal olduğuna inanıyorduk. Kadınların toplum içinde özgürce var olmasının, eğitim görmesinin, çalışmasının, kendi kararlarını vermesinin tartışılacak bir tarafı olabileceğini hiç düşünmüyorduk.
O genç kızın söyledikleri bana o gün fazla sert, fazla önyargılı gelmişti. Hatta içimden “Bizi tanımıyor, Türkiye’yi yanlış biliyor” diye geçirmiştim.
Ama yıllar geçti.
ARADAN TAM 45 YIL GEÇTİ.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o İngiliz kızın söylediklerinin ne kadar acı biçimde doğru çıktığını görüyorum.
HER GÜN GAZETELERDE BİR KADIN CİNAYETİ HABERİ OKUYORUZ. Şiddet gören, susturulan, yaşam hakkı elinden alınan kadınları görüyoruz. Bir zamanlar gururla imzaladığımız, kadınları korumayı amaçlayan düzenlemeler bir gecede kaldırılıyor. KADININ NASIL GİYİNECEĞİNE, NASIL YAŞAYACAĞINA, NEREDE ÇALIŞACAĞINA, KAÇ ÇOCUK DOĞURACAĞINA KADAR HERKES SÖZ SÖYLEMEYE KALKIYOR.
Kadınlar üniversite bitiriyor, meslek sahibi oluyor, hayata karışıyor; ama sonra birileri çıkıp onları yeniden eve kapatmaya, yalnızca itaat eden bir varlık gibi göstermeye çalışıyor.
Ben bir eğitimci olarak yıllarca şunu gördüm: BİR TOPLUMUN GERİYE GİDİP GİTMEDİĞİNİ ANLAMAK İSTİYORSANIZ, ÖNCE KADINLARIN DURUMUNA BAKIN. Çünkü KADIN ÖZGÜRSE TOPLUM DA ÖZGÜRDÜR. KADIN SUSUYORSA, TOPLUM DA SUSTURULUYORDUR. KADININ HAKKI ELİNDEN ALINIYORSA, ASLINDA HERKESİN HAKKI ELİNDEN ALINIYOR DEMEKTİR.
Cumhuriyet’in en büyük devrimlerinden biri kadını yurttaş yapmasıydı. SEÇME VE SEÇİLME HAKKI VERMESİYDİ. EĞİTİMİN KAPISINI AÇMASIYDI. KIZ ÇOCUKLARININ OKUYABİLMESİNİ SAĞLAMASIYDI. Benim kuşağım bunu gördü. Köylerde öğretmenlik yaparken kız çocuklarının okula gönderilmesi için nasıl uğraşıldığını, ailelerin nasıl ikna edildiğini, bir kız çocuğunun okumasının bütün bir hayatı nasıl değiştirdiğini birebir yaşadım.
Bugün ise aynı ülkede, KIZ ÇOCUKLARININ ERKEN YAŞTA EVLENDİRİLDİĞİNİ, TARİKAT VE CEMAATLERİN GÖLGESİNDE EĞİTİMSİZ BIRAKILDIĞINI, KADINLARIN YAŞAM TARZINA KARIŞILDIĞINI görmek insanın içini acıtıyor.
Bazen televizyonu izlerken, bazen bir haber okurken, bazen bir mahkeme kararını duyarken o akşamı yeniden hatırlıyorum. Göcek rampasını… Kırmızı Volkswagen’imizi… İztuzu’ndaki o akşamı… Ve o genç İngiliz kızın yüzünü.
SANKİ YILLAR ÖNCESİNDEN BUGÜNÜ GÖRMÜŞ GİBİ KONUŞMUŞTU.
En çok da eşime bakıyorum o anlarda. Göz göze geliyoruz. Bir şey söylemiyoruz belki ama ikimiz de aynı sözü düşündüğümüzü anlıyoruz.
“BAK, NE KADAR DOĞRU SÖYLEMİŞ…”
İnsan bazen bir cümleyi unutacağını sanıyor. Ama bazı sözler insanın içine yerleşiyor. Yıllar geçse de çıkmıyor. Çünkü zaman, o sözlerin doğru mu yanlış mı olduğunu gösteriyor.
Ben bugün hâlâ umutlu olmak istiyorum. Çünkü BU ÜLKENİN KADINLARI KOLAY KOLAY TESLİM OLMAZ. Cumhuriyet’in kazanımlarını, özgürlüklerini, eşitlik taleplerini savunmaya devam ederler. Erkekler de buna omuz vermedikçe gerçek anlamda çağdaş bir toplum kurulamaz.
Ama bir gerçeği de artık inkâr edemiyorum:
45 YIL ÖNCE İZTUZU’NDA TANIŞTIĞIM O GENÇ İNGİLİZ KIZ, O GÜN BİZE SADECE KENDİ FİKRİNİ SÖYLEMEMİŞTİ.
BELKİ DE BİZE, YILLAR SONRA YÜZLEŞECEĞİMİZ ACI BİR GERÇEĞİ HABER VERMİŞTİ.
İsmail Erdal
Muğla – 01.04.2026


