TAŞ FIRIN

Zeki Ordu

Her şey devrine göre kıymetli. Tabiri caizse “Ekmek elden su gölden” yaşıyoruz.
Eşyanın az olduğu zamanlarda değeri de fazlaydı. Şimdiki gibi “kullan at” at tarzı eşyalar yoktu. Kullandığımız şeyler bozulursa mutlaka tamir edilirdi. Hiçbir eşya zayi edilmezdi.
Özellikle köylüler çok şeyden mahrumdu. Fabrikasyon ürünler hayatımıza girmemişti.
Yiyeceklerimizi kendimiz üretir kendimiz tüketirdik. Ne bünyesinde “hormon” vardı ne de “kimyevi” maddeler… Her şey tabii mecrasında olurdu.
Ekmek temel gıdaların başında geliyordu. Diğer şeylerin çoğu tarlada yetiştirilir şehirden; şeker, yağ ve gazyağı alınırdı.
Ekmeğin temel maddesi un yani mısırdı. Yaz sonlarına doğru hasat edilen mısır iki şekilde kurutulurdu. Birisi gölge bir yerde uzun süre bekletilir ve bundan elde edilen unlara “Çiğ darı unu” denirdi. Fırında kurutulanın ise “Fırın mısırı” adı verilirdi. Mısırın diğer bir adı da “darı” idi.
Her iki unun lezzeti farklıydı.
Taş fırınlar her mahallede belli sayıda bulunurdu. Mahallenin ortak malıydı yani. Köylü, önemli sayıda kışlık ihtiyacını fırınlar sayesinde görürdü. Özellikle mısırlar daha çok fırınlarda kurutulurdu. Ayrıca yeşil fasulye, elma, armut ve benzeri meyveler burada kurutulur kış için hazırlık yapılırdı.
Komşular fırında işi olduğu zaman sıraya girerlerdi. Kimse kimsenin hakkına tecavüz etmez, hakkaniyet içinde işlerini görürlerdi. Fırında iş görmenin diğer adı da “Fırın atma” olarak bilinirdi.
Fırınlar önceden çalı çırpılarla yakılır belli bir kıvama gelince ne kurutulacaksa fırına konurdu. Ağzı kapatılıp makul bir süre beklenir, daha sonra kapağı açılarak “havalandırılır” ve içeri konulan şeyler karıştırılırdı. Böylece fırına konulan şeylere hararet eşit etki eder, bir yanı yanar/kavrulurken bir yanı çiğ kalmazdı.
Bu işler yazın sonlarına doğru olurdu. Fırının tavı ayarlanırken fırından çıkan alevler fırın yakıcılarının yüne gelirdi. Dışarının sıcaklığı bir yandan, fırından çıkan alevler bir yandan, “Fırın yakana” zor anlar yaşatırdı. Ancak “Zahmetsiz rahmet olmaz” kabilince bunlara katlanılır, yokluk günleri de düşünülerek işin bir an evvel bitmesi sağlanırdı.
Aslına bakılırsa havanın ve fırının sıcaklığı; yokluğun ve fakirliğin verdiği gönül alevi yanında yok sayılırdı. Mahrumiyetin verdiği hüzün sayesinde içeri akan gözyaşları, terin yanında çağlayanlar gibiydi. Her şeye rağmen fırına koyacak bir şeyi olmak çok önemliydi. Fırının içindekiler sayesinde kimseye el açılmayacaktı.
Çocuklar için fırın, “posul” veya” fosul” demekti. Posul/fosul elmanın soyulmadan büsbütün fırına atılıp bir zaman sonra yenilmek üzere alınması demekti ki çocuklar buna bayılırdı.
Daha sonra bakkallarda kurutulmuş bazı meyveler raflardaki yerini aldı. Buğday unundan ekmek yapan fırınların sayısı arttı. Yokluk günlerinin izi yavaş yavaş silindi. Geriye ne mısır ekmeği için “Fırın atan” kaldı ne de fırının kendisi.
Günümüzde nadir de olsa taş fırınlardan ayakta kalanlar var. Hatta bazıları az da olsa kullanılıyor. Kullanılmayanlar ise yıkılmaya mahkûm edilmiş. Aslında onların koruma altına alınmasılazım.

Bir zamanlar bir devrin en mühim yapıları olan taş fırınlar özellikle fakirliğin, fukaralığın, zahmetin, terin ve içe akıtılan gözyaşlarının birer sembolü.
Taş fırınlar içindeki alevin yaz sıcağı ile birleşip gönül aleviyle mücadelenin temsilcisidir.
Bakmayın adının taş fırın olduğuna ondaki yumuşaklık çok az şeyde var. Ancak “gönlü” olanlar anlar…

Yorum Ekle