PALAZ

İnsanoğlunun en büyük özelliklerinden biri de hafızası olması. Yani tarihi.
Hafıza bir nevi tarihtir. İster özel olsun, ister yerel hatta isterse genel hafıza sizi geçmişe götür.
Zaman içerisinde bazı değişiklikler bizlere yeni şeyler katarken bazen de bizden bir şeyleri götürür. İşte biz o bizden giden şeyi hatırlayınca bir hüzün çöker içimize. Kâh üzülür, kâh duygulanır, kâh kızar, kâh seviniriz.
Hatıra daha çok hüzün verir insana. İster iyiyi hatırla ister kötüyü.
Onun için şair “Ağlarım yâdıma geldikçe gülüştüklerim” diye boşuna dememiş. Çünkü artık elimizde değildir geçmiş. Bir daha da geri gelmez.
Peki nedir bizi geçmişe götüren?
Çok şey.
Bir gün geçmişte olan bir şey, bir şekilde karşımıza çıkınca çocukluk veya gençlik yıllarımıza gideriz.
Geçenlerde bir yerde “Palaz” denilen şeyi gördüm. Karadenizli bilir de adı değişiktir. Yani yapılışındaki ufak tefek farklılıkları saymazsak temelde aynıdır. Ham maddesi hamurdur. Ya yağla kızartırsınız ya şekerle.
Şimdi yağ olur mu şeker olur mu tartışmasına girmeyelim. Olur efendim. Yağlı da olur şekerli de.
Çok eskilerden market denilen yeni yetme mekanlar yokken semt ve mahalle bakkalları vardı. Orada da her şey bulunmuyordu. Bulunmamasının sebebi bakkalı işleten abimiz veya amcamızın işletme bilgisinin olmayışından
değil, ülkede bazı şeylerin olmamasından. Ama un mutlaka bulunurdu. Hatta ekmek de.
Analarımız her ramazan öncesi veya kışa girerken yufka açar, onları kurutup kışlık nevale olarak saklardı. Kapıya kurulan bir ocaklığın üzerine saç konulur, bir yandan açılan yufkalar kurutulurdu. Böylece her şeyin bulunmadığı kış günlerinde analarımızın elini alırdı.
Yufka açılıp kurutulurken etrafta oynayan çocukları sevindirmek için açılan yufkalar katlanır; imkana veya o yörenin adetine göre içine ya şeker ya da yağ konur ve çocuklara verilirdi. Çocuklar elleri ve ağızları yana yanaya yağlı yufkayı, ya da şeker katılmış yufkayı sıcak sıcak mideye indiriken daha ilaçlanmamış kaynak sularını içer, hararetini dindirirlerdi.
Şekerin ve yağın hararetini dindirmek çok kolaydı. İki bardak soğuk su buna kafi geliyordu. Bazen hararet içeride oluyor ve dindirilmesi mümkün olmuyordu.
Neyse biz gelelim saçta pişirilen yağlı veya şekerli yufkaya. Bizim oralarda yani Ordu ağzı olarak bunun adı “Palaz” idi. Niye öyle denmişti, kim bu ismi bulmuştu bilinmez. Yalnız yufka daire biçiminde olduğundan katlanınca iki tarafı düz, ön tarafı eğri oluyordu. Sanki bir fındığın yandan çekilmiş ve büyütülmüş hali gibiydi. Bu benzerlik ona “palaz fındık” diye bilinen fındığa benzediğinden mi verildi bilmiyorum.
İster yağlı olsun ister şekerli “palaz” bir hafızadır. Ve çocukluk hatırasıdır. Adının şu veya bu olması pişirilirken içine şu veya bu katılması mühim değil. Ancak onun yıllar sonra tekrar ortaya çıkması bile insanı gerilere doğru
götürüyor.
Bazı insanlar zamanla “palazlanır” ve herkesi unutur insanlığı dahi. Ama bizim “palaz” ebediyen palaz olarak kalacaktır.
Sahi palaza ne katılır?

Yorum Ekle