Bir zamanlar çok revaçtaydı: DESTAN

İster duygu sömürüsü densin, isterse gerçek. Destan adlı
manzumenin bizlere katkısını göz ardı edemeyiz. Destan dedikse okullarda
öğretilenlere benzemiyor. Yani tarihteki yazılı destanlardan değil. Bu tam
tamına Anadolu insanın his âlemine ait ipuçları veren gayri resmi bir
vesika.
Perşembe ilçemizin pazar kurulan yerlerinde, yanık nağmelerle hece
vezni ile yazılmış, dörtlüklerden teşekkül etmiş şiiri hüzünlü sesiyle okuyan
birine rastlamak mümkündü altmışlı yıllarda.
Sözde, birinin bir başkasını canice öldürdüğü veya bir kazaya kurban
gitmiş birini anlatan ve adına destan denilen manzume doğrusu iyi kaleme
alınmıştı.
Şiirde öldürülmüş kişi en acıklı bir şekilde anlatılır. Dinleyenin yüreği
burkulur. Destanı alanlar evde defalarca okutturup, okuma esnasında; “
Vay alçak vay!” diyerek katile serzenişte bulunulurken “ Gitti gül gibi
garibim, bir suçu olsa bari!” sözleriyle mağdurun haline acınırdı.
Aslına bakarsanız ne öleni ne öldüreni bilinirdi. Satıcı bunun tedbirini
almıştı kendince. Destan denilen bu manzume nerede satıyorsa hadise
başka yerlerde oluyordu. Her şey satıcının insafına kalmıştı. Biz satıcının
yalancısıydık. Zaten uzun süre bu durum mahallede veya okunan evde
gündemde kalırdı.
Adı geçen facia yakın akraba arasında olursa daha çok üzücü olur,
satış sayısı daha fazla artardı. Hemen hemen her hafta sözde buna benzer
hadiseler olur; bizler acaba bu sefer nasıl yazılmış diye merak ederdik.
Özellikle mavilik veya kızıllık verilerek renklendirilen saman
kâğıtların üzerine yazılır, destanı alan büyüğümüz eve getirip okula giden
birine yüksek sesle okutur, ancak okumasını kesinlikle beğenmezdi.
Her defasında “Satan adam gibi okuyamıyorsun!” sözünü işitir;
okumamızda imla ve telaffuz hatası olmadığı halde beğenilmeme sebebini
anlayamazdık. Daha sonra anlatılanlardan anlaşılacağı üzere okuyan kişinin hüzünlü bir tonla okuyup insanın acıma hislerini ortaya çıkarmak
için yaptıklarını öğrendik.
Dörtlüklerle ve kafiyeli yazılan bu ‘destan’ pek edebi bir değeri yoksa
da bizi şiire yakınlaştırmıştır. Her defasında “Böyle bir durum olursa ben
de yazabilir miyim?” diye iç geçirirdik. Şiir aşağı yukarı şu üslupta olurdu:
Acımadın mı masum yavruna?
Nasıl girdin zalim onun kanına?
Babam diye girerdi senin koynuna;
Ellerin kırılsın gün görme emi!
Böylece devam eden cani bir babanın evladını öldürdüğüne dair bir
sürü dörtlük ‘destan’ı meydana getirirdi. Bazılarımız acıklı olduğu için
tekrar okunmasını istemezdi. Doğrusunu isterseniz bunun doğruluk
derecesi kati değildi. Ama bu destanlar bizlere hem acıma hissini hem
zulmün kötülüğünü hem de şiir ile ifadenin gücünü öğretiyordu. Ben şiir
merakımı biraz da bu destanlardan aldım.
Şimdi sokaklarımızda şiir okuyanlar yok. Gazetelerin iç sayfaları
cinayet haberleri ile dolu. Üstelik haberlerin hepsi de doğru. Ama biz bu
haberleri okumaktan usandık. Acıma hislerimiz dumura uğradı. Artık bize,
kazalar ve cinayetler sıradan gelmeye başladı.
Biz o destanların acıklı ifadelerini özledik. Keşke aslı olmasa da yine
bizim duygularımızı sömürseler. İnsan canından daha mı kıymetli yani…

Yorum Ekle