BİR ÖLÜMÜN ARDINDAN

Adı “Yaşasın” dı ve çocukluk arkadaşımdı. Aynı zamanda anne tarafından akrabam sayılırdı. İlkokulda aynı sınıfta okuduk, aynı sıralarda oturduk. Adını neden “Yaşasın” koymuşlardı hiç sormadım, kendisi de hiç bahsetmedi.

 

İlkokuldayken bir gün öğretmen ikimizi tahtaya kaldırdı. Kaçıncı sınıftı şu an hatırlayamıyorum, öğretmen ikimize de birer aritmetik problemi sordu ve çözmemizi istedi.  Ben problemi çözdüm, o çözemedi.

 

O yıllar “dayağın Cennet’ten çıktığına” inanılan yıllardı galiba! Öğretmenimizin de öyle bir huyu vardı; aynı zamanda sopa olarak kullandığı bir metre uzunluğundaki cetveli elime verdi ve Yaşasın’ın açık ellerine vurmamı söyledi.

 

Serde arkadaşlık, akrabalık vardı; kıyamadım ona, hafifçe vurur gibi yaptım. Öğretmen cetveli eline aldı ve avuçlarımı açmamı söyledi ve “öyle vurulmaz, işte böyle vurulur” diyerek nasıl vurulacağını gösterdi! Hiç unutmam o günü, böylece Yaşasın’a kıyamamanın cezasını öğretmenden adamakıllı bir dayak yiyerek ödemiştim!

 

İlkokul bittikten sonra da Ankara’da beraber geçirdiğimiz günlerimiz oldu. Siyah beyaz filmlerin revaçta olduğu yıllardı, ilk kez sinemaya beraber gitmiştik. Gecenin geç saatlerinde Önder’deki yazlık sinemadan çıkar Selçuk caddesinde yürürdük ve geleceğe dair hayaller kurardık. Zaman ne kadar da çabuk geçti, şimdi anı olarak kaldı o yıllar.

 

Hafta sonu sabahın erken saatlerinde telefonum çaldı. Tatil günü bu kadar erken vakitte telefonun çalması hayra alamet değildi elbette! Telefonda tanıdık birinin sesi, Yaşasın’ın gece vefa ettiğini haber verdi. Bir an o eski yıllar ve beraber geçirdiğimiz günleri hatırladım.

 

Birkaç yıldan beri çektiği amansız hastalığa yenik düşmüştü. Yaşasın’ın cenaze merasimine yetişmek için yola çıktım. Doğup büyüdüğü topraklarda ebediyete tevdi edilecekti. “Er kişi” niyetine cenaze namazına duran cemaate yetişen son kişiydim.

 

Selam verdikten sonra hoca “Mevtayı nasıl bilirsiniz?” diye sordu! Bense musalla taşında yeşil örtülü tabutun içindeki Yaşısın’ı düşünüyordum. Neylersin, emir büyük yerden, Yaşasın için her faninin en son çıkacağı sonsuz yolculuk başlamıştı. Bir an Cahit Sıtkı’ın o ünlü dizelerini hatırladım ve içimden mırıldandım;

 

Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında!

 

Namazı müteakip Yaşasın’ın naaşı omuzlarda kabristana doğru yol aldı. Güzel ve güneşli bir sonbahar günü, onu toprağa ellerimizle koyduk. Hocalar hızlı hızlı Kur’an okuyor, insanlar adeta yarış yaparcasına hızlı hızlı kabre toprak atıyordu. Üç kürek toprak da ben attım kabrin üstüne ve bir köşeye ilişip oturdum.

 

Kabrin üstünün dolmasını ve yükselişini seyrettim. Hazin bir gündü, lakin hayat her şeyiyle devam ediyordu. Bir ara etrafımdaki konuşmalara kulak misafiri oldum. Yaşasın’ın ebedi mekânı belirgin hale gelirken insanlar da günlük dünya işlerini konuşuyorlardı!

 

Birisi yanındakine emekliliğe daha ne kadar zaman kaldığını, bir diğeri doğalgaz fiyatlarına zam yapıldıktan sonra aylık ne kadar doğalgaz faturası geldiğini, bir başkası çoluk çocuk durumunu soruyordu. Bir başkası da ilkokul yıllarında kış günleri şu karşıki yamaçta nasıl kızak kaydıklarını anlatıyordu.

 

Hocanın gür bir sesle “Amin” demesi üzerine herkes toparlandı, hocanın dualarına “Amin” diyerek mukabelede bulunduk hep birlikte. Adına “Dünya” denilen misafirhaneden bir garip yolcu daha gelip geçmişti işte. Ve Yaşasın’ı ebedi istirahatgâhına ellerimizle tevdi ettik. “İnna lillah ve inna ileyhi raciun!”

 

Allah’ın rahmeti ve inayeti sana ve tüm inananların üzerine olsun, sevgili arkadaşım! Mekanın Cennet, Ruhun şadolsun!

 

A.Yusuf Kuyucaklıoğlu

Yorum Ekle