AĞZIMIZIN TADI KAÇINCA

Zeki Ordu
Teknolojini ve buna benzer yeniliklerin hayatımıza tam olarak girmediği veya bizi esir almadığı zamanlar daha huzurlu bir hayatımız vardı.
Hayat belki zahmetliydi. Akşamları soframızda çorbamız, paylaşacağımız ekmeğimiz, yarınlardan endişe duymadığımız bir hayatımız vardı.
Elektrik yoktu ama en azından öyle bir şeyin varlığını bilmiyorduk.
İnsan varlığını bilmediği şeye ne özlem duyar, ne heves eder.
Suyumuz çeşmeden gelirdi. Yiyeceklerimizin çoğu tarladan. Evlerimizin önünde mevsimine göre yetişen sebzelerimiz vardı. Her mevsim mutlaka tencerede kaynayacak yemeğin malzemelerini temin edebilirdik. Tabiri caizse karnımız tok, sırtımız pekti.
Hayallerimiz vardı ama dünyaya bağlı olacak kadar emellerimiz yoktu.
Meyvelerimiz, sebzelerimiz şekilsizdi ama insanımız düzgündü. Sebzeler hem pişmeden hem de piştikten sonra güzel kokardı. Sadece hatıralarda kalmış tatları lezzetleri vardı.
Bahçemize; karalahana, mısır, pezik (pazı), soğan, domates, salatalık, patlıcan, kabak, maydanoz, fasulye, bezelye gibi sebzeler dikerdik. Tarlalarımızda çeşit çeşit meyveler olurdu. Ayrıca ekilip dikilmeden kendiliğinden biten ve yiyecek olarak kullandığımız muhtelif bitkiler vardı bahçelerde.
Hepsinden da lezzetli yiyecekler yapılır, büyük bir iştiha ile yerdik.
Bunlardan kurutulanlar, turşusu olanlar, konservesi olanlar da olurdu. Soframızdan bereket eksik olmazdı.
Bunlara ulaşmak için biraz zahmet çektiğimiz olurdu. Bahçelerde olan bu sebze, meyve ve diğer bitkiler; sofralarımızın ham maddeleriydi.
Gübre ve ilaç bilmezdik. Kendiliğinden olurdu işte. Dışarıda üzerlerine kar yağar, yağmur yağar, güneş vurur kavurur, rüzgâr eser savururdu. Bazen dondukları da olurdu. Kurudukları da.
Zaman içinde muhafaza içine alındılar. Her türlü hava şartlarından korundular. Sonra el ile sulandı. Besi olarak gübre denilen o ne idüğü belirsiz kimyevi madde ile zehirledik önce köklerini. Haşeratı muzırra cinsinden diye addettiğimiz canlılardan korumak için ilaçladık. Yani rızıklarını kestik börtü böceğin.
Sonra ısısını ayarladık. Sera adı verdiğimiz bitki evlerinin. Daha sonra büyüdüler. Hepsinin de mahsulleri aynı ölçüdeydi kurşun asker gibi. Sanki bir törende gösteri yapan ekip kıyafeti gibiydiler. Göze hoş görünüyorlardı. Eskiler gibi kimi küçük, kimi büyük değildi.
Sonra hasat mevsimi gelince bir intizam içinde kasalara yerleştirdik. Bazılarını pişirdik. O da ne? Niye tatları eskisi gibi lezzetli değildi? Şekilleri eskisine benzeyen o meyvelerin kokusuna ne oldu? Bunlar başka bir tür müydü?
O yağmura, yağışa, rüzgâra, güneşe, soğuğa, dona meydan okuyan, ek besin maddeleri almayan, her türlü haşerat denilen canlıdan korunmayan ve keskin kokulu, lezzetli yiyeceklere ne oldu?
Peki ya el bebek, gül bebek baktığımız yenileri niye daha lezzetli olmadılar olamadılar. Şımarık çocuklar gibi kasalarda gösterişli durdular ama sahiplerini ticari olarak hariç, damak tadı olarak mutlu edemediler.
Atalarımız “Zahmetsiz rahmet olmaz” demişlerdi. Demek bin bir meşakkate katlanarak ayakta ve hayatta kalan o eski sebze ve meyveler demek kokusunu ve lezzetini hayat mücadelesinden almışlardı besbelli.
Artık o lezzetler geride kaldı. Çok fazla kazanmak, az yorulmak için ağzımızın tadını kaçırdık. Sanki koku ve tat alma hislerimiz dumura uğradı. Hastalılar hariç..
Ağzımızın tadı kaçtı bir kere. Kaçırdık yani…

 

Yorum Ekle