ŞEHADET SIRADANLAŞTIĞINDA

0

                        


Sene 1985. Adı Mehmet. İlk ve ortaokulunu son derece başarı ile tamamladı. Önünde yol ayrımı gözüktü artık. Liseye başlayacak. Daha yaşı da 14. Büyüyünce hangi mesleği seçerse onun için daha iyi olacağını kendisi kestiremiyor. Başarılı,  parlak bir öğrenci. Önünde de yol ayrımı, birini seçmesi gerekiyor. Anadolu Lisesi mi, fen lisesi mi, polis akademisi mi, devlet parasız yatılı okullarından biri mi, askeri lise mi, imam hatip lisesi mi, öğretmen lisesi mi, düz lise mi? Hangisini seçmesi gerekiyor ki? İleride, büyüdüğü zaman, kendi ekmeğini kazanma yaşı gelip çattığı zaman, ona en iyi, itibarlı ve hayatını rahatlıkla sürdürebileceği mesleği hangisi kazandırabilir? Düşünüyor… Çok zor bir seçim. Elbette seçimini yaparken yalnız değil. Ailesi de yardımcı oluyor kendisine. Hangi okula giderse, ileride hangi mesleği seçebileceği konusunda bilgiler veriyor. Annesi ve babasının “Peygamber Ocağı” dediği asker ocağında görev yapmayı hedef seçti kendine. Ailesi ona; komutan olursa “itibarlı olursun, onurlu bir meslek sahibi olursun, zengin olmasan da kimseye muhtaç olmayacak kadar paran da olur” demişlerdi.


Yaş 14. Askeri lise disiplinli, eğitimi ağır. Dersler de fen lisesi ayarında. Bir sene hazırlık sınıfı bile var üstelik. Bunun yanında daha bu yaşta temel askerlik kuralları… Yanaşık düzen eğitimi falan. Bir de yazları bir buçuk ay kadar askeri zorlu bir eğitim. Mehmet bu zorlu yola girip girmemekte çok tereddütlü. Henüz 14… Arkadaşları çok daha rahat ortamlarda ders görecek, ailesinden ayrılmadan okuluna gidip gelecek, onlar yazları uzunca bir süre tatil yaparken Mehmet o sıcakta bir de zorlu bir askeri eğitimle uğraşacak. Olsun. Sonunda itibarlı bir mesleği olacak. Güzel şeyler elde etmek için özveri gerek zaten.


Seçimini yaptı Mehmet. Askeri lise… Sınavlarına girdi ve kazandı. Yazılı sınav, beden eğitimi elemesi, mülakat ve sağlık kontrolü. Hepsinden tökezlemeden geçti ve artık okula başlama zamanı. Memleketinden annesi ve babası ile birlikte kalktı gitti okulunun bulunduğu şehre. Artık ayrılma zamanı. Okulun kapısından içeri girdiler birlikte. Şöyle bir okulun girişini ve kayıt yapıldığı yeri gördüler. Ve kayıt işlemleri tamamlandı. O ana kadar çok da hüzün hakim değildi tatlı koşuşturmanın içerisinde. Ama o an… Annesi nasıl ayrılacaktı kuzusundan? Babası gene kol kanat gerebilecek miydi memleketlerinde olduğu gibi? Ya Mehmet? Sıcak bir yuvayı terk etmenin arifesinde. Son adım kaldı. Dönüm noktası. Sarıldılar birbirlerine sımsıkı, uzun uzun. Hepsi de gözyaşlarını hapsetmeye çalışıyorlar ama annesi tutamadı daha fazla. Olsun. Gene de hepsinin yüzünde gurur ifadesi. Mehmet hakkıyla birçok arkadaşını geride bırakarak girilmesi çok zor olan askeri lise öğrencisi olmuştu.


Hasretle geçmek bilmeyen ilk günlerin ardından yavaş yavaş alıştı ortama. Gerçekten çok zordu. Sabah sporla başlayan gün, ağır derslerle devam ediyor, akşam eğitim ve etütlerle sona eriyordu. Yatma zamanı gelince de giderek azalsa da hasretlik bir türlü gitmiyordu üzerinden. Eğitim döneminde ağır dersler, kısa tatillerde memleketinde bıraktıklarıyla hasret gidermeler, yaz tatilinin yarısında da çok gencin başaramayacağı zorlukta ağır askeri eğitimler. Yıllar geçti. Koca koca dört yıl. Mehmet şimdi sağlıklı, güzel bir lise eğitimi almış, geleceğe daha bir güvenle bakan, genç bir harp okulu öğrencisi adayı. Artık 18.


 


Askeri liseyi bitirmiş olmanın avantajı ile çok daha kolay uyum sağladı harp okulunun ilk günlerine. Daha zorlu dersler, daha zorlu eğitimler… Olsun. Subay olacak. Komutan olacak. Vatanını canından çok seviyor. Okulunun da görevinin de zorluğunun bilincinde artık. Bu bilinçle ve sevgiyle dört seneyi bitirmek önceki dört seneye göre daha kolay geldi ona. Hem artık daha gençti. Bitti. 30 Ağustos 1993. Gerçekten bitmek bilmeyecekmiş gibi görünen dört koca yıl daha geçti. Omzuna pırıl pırıl parlayan yıldızlarını annesi ve komutanı taktı törenle. Herkes gururlu. O Teğmen. Mehmet Teğmen. Geriye dönüp bir bakıyor. Hasretle, bin bir zorlukla geçirilmiş koskoca sekiz yıl. En çok aklında kalan ve ömrü boyunca unutamayacağı 1985 yılındaki o ilk veda.


 


Şimdi yeni başlıyor askerlik aslında. Ulu önderin dediği gibi, asıl mektep kıta. Çabuk geçen bir eğitim döneminin ardından askerinin başında işte. Onlara emir ve komuta ediyor. Sorumluluğunun bilincinde. Vatan evlatlarının hepsi kendisine emanet. Gece gündüz demeden görevinin başında Mehmet Teğmen. Askeriyle bir olmuş, vatani görev ne gerektirirse onu yapmak için kendinden vermesi gereken hiçbir şeyi esirgemiyor. Askerleri ona saygı ve sevgi duyuyor. Sürekli operasyona çıkıyor birliğiyle. Her seferinde geri dönmenin garantisi olmadan gidilen operasyonlar… Sadece kendi canı olsa hiç zor gelmeyecek ama o Mehmetlerin canı… Onlar emanet. Her biri ellerine kına yakarak aile ocağından ayrılıp gelen kuzular. İşte onların yükü çok ağır.


 


Yıllar geçti Mehmet Teğmenin hayatından. Okul biteli 19 yıl. Ruhu hala Mehmet Teğmen olmasına rağmen artık devlet ona Mehmet Binbaşı diyor. Askerleri de komutanları da öyle. Ama artık ona Mehmet Binbaşı demeyenler de var. Ona aşkım diyen bir karısı, baba diyen iki de kızı. Annesinin de babasının da ölümünde yanlarında olamadı. Vatanın sağ olması için o dağdan bu dağa Mehmetleriyle birlikte savruldu durdu.


 


Sene 2012. Yaş 41. Kimine göre yolun yarısını geçmiş, kimine göre de henüz tam yarısında. Ona sorarsanız ömrün hesabı başka. Kendisine, ailesine, çevresine, vatanına, dünyasına yapabildiği hizmetlerle ölçülür ömür dediğin. Yani daha çok ömrü var. Yapacaklarının çok azını bile yapamamış henüz. Kendisi, sağlığı elverdiği sürece hizmet edecek ve iki kızını da tüm insanlığa faydalı bireyler olarak yetiştirecek. Bunu yapabilmek kendi gençliğindeki kadar kolay olabilecek mi pek kestiremiyor. Yirmi yedi sene önce ağlayarak ailesine veda ettiği zamanki kadar kıymetli değil artık komutan olmak. Hem o kadar da iyi maaş alamıyor artık komutanlar. Sokaktaki insanlar ona eskisi gibi bakmıyorlar da. Kafası da karışık aslında. Kendisi gibi vatanını canından çok sevdiğini düşündüğü komutanlarının bir kısmı “terör örgütü kurmuş ve yönetmiş” diyorlar. Bu yüzden hapse de girmiş birçoğu. Dava konusu olayları takip ediyor edebildiğince. Aklında cevabı verilmeyen bin tane soru var belki. Bir yerlerde eksiklik var. Komutanı olarak bildiği insanlar hapse girerlerken, yıllarca silahla mücadele ettiği ve terörist bildiği insanlar nedense çok özgürler! Kafasında öyle çok soru var ki. Zihnini kemirip duruyor bu sorular Mehmet Binbaşının son yıllarda. Ülkeyi yöneten ve yönetmeye aday olan insanları televizyondan izledikçe anlam vermekte çok zorlanıyor olanlara. Olmuyor bir türlü. Taşlar yerine oturmuyor. Gerçekten bir yerlerde bir eksiklik var. Ama olsun. Tüm bunlardan önce yapması gereken işi var. Kendisine emanet edilen Mehmetleri var. Mücadele etmek zorunda olduğu ve sayıları gün geçtikçe daha da artan teröristler var. Geleceğe hazırlaması gereken dünya tatlısı iki kızı var.


 


Yıl 2012. Yaş 41. Mevsimlerin en güzeli olan bahar mevsimi. Uykusuz ve yoğun hazırlıklarla geçen uzun bir gecenin ardından sabahın en erken saatinde geçiyor emaneti olan Mehmetlerinin karşısına. Yeni operasyonu anlatıyor onlara ve yola çıkıyorlar. Kısa bir süre araçlarla gidip geri kalan yolu yürüyecekler yemyeşil dağların kollarında. Bu güne kadar yüz kere yaptığı gibi cennet gibi bir doğanın kucağında cehennemle kucaklaşma ihtimaline doğru yürüyecekler. Bu güne kadar birçok kez çatışmaya girmiş ama bir askeri bile yaralanmamış. Nihayet araçların gideceği yollar bitti ve çok kritik olan bölüme gelindi. İndiler hepsi araçlarından. Usulüne uygun yürümeye başladılar her biri eğitimli Mehmetler. Yürüyorlar. Hepsinin gözleri kartal kadar keskin, kulakları tilki gibi duyarlı olmak zorunda. Kilometreler geçti. Yürüdüler. Yürüdüler. Yürüdüler.


 


Zamanın durduğu o anda çok uzaklardan bir ses duyuldu. Patlama mı, vızıltı mı, gürültü mü, yoksa hayal mi belli değil. Ağaçların arasından ne olduğu belli olmayan o ses. Kimse daha ne olduğunu anlamadan bir sıcaklık Mehmet Binbaşının başında. Saniyenin binde biri kadar bir zamanda hissedilen bir sıcaklık, 41 yıllık bir ömrün gözlerinin önünden geçişi. Hiç acı duymadı. Devrildi oracıkta. Ve bir daha hiç kıpırdamadı. Bir daha açmamak üzere kapattı gözlerini. O ilk gürültüden sonra ortalık cehenneme döndü ama o bunların hiç birini görmedi. Bitti işte. Bitti. Ne saatlerce süren çatışmaları, ne de kendisine, kendisi gibi hain kurşunu sıkanın öldüğünü. Hiç birini görmedi. Emrindeki tüm Mehmetlerin sağ salim operasyondan döndüğünü de, eşkıyalardan dört tanesinin leşinin yere serildiğini de görmedi.


 


Ertesi gün gazetelerin bazıları baş sayfada verdiler haberi. “Bir binbaşı şehit oldu.” Binbaşının adı bile yok haberlerde. Bir binbaşı… Ülke okudu bu haberi, bazıları manşetten, bazıları iç sayfadan. Ana haber bültenlerinin hiçbiri ilk haber olarak vermedi Mehmet Binbaşının haberini. Gündemde çok daha önemli haberler vardı. İktidar muhalefeti, muhalefet de iktidarı eleştiriyordu düşman gibi. Onlar hak etmişti ilk haber olmayı. 41 yıllık tertemiz, vatana adanmış, Mehmetlerini kendi hayatından önde tutmuş bir hayatın haber değeri ilk sırada olmayı hak etmiyordu. Bir eş ve iki kızından hain bir kurşunun ayırdığı Mehmet Binbaşının hayatı hiç değilse komşu ülke insanlarının entrika dolu serüvenlerinin haberlerinin önüne geçmeyi hak etmedi. Neden önemli olsun ki? Giden bir Mehmet Binbaşının ardından yüzlerce Mehmet Teğmenler gelmiyor mu? Dolu dolu hasretlerle, zorluklarla geçen 41 yıllık bir hayat istatistik! bir bilgi olarak geçti nasılsa kayıtlara.


 


Mehmet Binbaşı ile aynı okullarda okumuş, aynı kaderi paylaşmış, aynı endişelerle görev yapan, aynı vatan sevgisiyle endişelenen, hiç tanışmamış olsa da acısını yüreğinde hisseden başka bir Mehmet Binbaşı ertesi gün arkadaşlarıyla sohbet ediyorlar. Adı Mehmet olmayan bir adam. Mehmet Binbaşıya dönerek şöyle söylüyor: “Sizin devriniz geçti artık Mehmet Binbaşı. Darbe dönemleri bitti artık.” Başka bir gün bu sözü duysa umursamayacak Mehmet binbaşı ama o gün bunu duymak… Silah arkadaşının hazin haberini aldığı gün bu sözleri duymak…


 


Aklına birden birlikte çalışırken şehit olan silah arkadaşları geldi. Afganistan’da helikopter kazasında şehit olan devre arkadaşı, balkonda çamaşır asarken canını veren subayın eşi… Daha üsteğmenken mayına basıp da hayatının sonuna kadar adı Mehmet olmayan o adam gibi yaşayamayacak olan okul arkadaşı ve daha niceleri… Mehmet Binbaşının kafasında sorular çok. Gerçekten bizim devrimiz bitti mi? Vatanı uğruna, “sizin devriniz geçti artık” diyenlerin ülkede insan gibi yaşayabilmesi uğruna canından vazgeçenlerin devri bitti mi gerçekten? Milyonlarca insanın hakkını yiyerek zengin olma devri mi şimdi? Ülkesinin değerlerini paraya çevirmenin devri mi başladı? Askere silah sıkanlarla işbirliği yapanların devri mi açıldı? Hangi okulu bitirdiği bile belli olmayanların terör uzmanı olarak ortada dolaşmasının mı devridir bu yeni devir? Ülkeyi yönetenlerle yönetemeyenlerin her gün ekranların karşısına çıkıp da birbirlerine çemkirdiği yeni dönemde mi yaşıyoruz yoksa? Daha dün beş kuruşu yokken ne olduğu belirsiz bir gücün desteğiyle sonsuz servet sahibi olanların devri mi başladı? Ahlaktan, insanlıktan, yüce değerlerden, estetikten, güzellikten bahsetmek geride mi kaldı? Vahşetin kol gezdiği, her gün insan kılığına girmiş bir mahlûkatın kurbanı olan zavallıların var olduğu bir dünyanın devri mi bu başlayan? Hayatında “zenginim” diyebilecek parayı hayal bile etmemiş Mehmet Binbaşıların devri diye bir devir oldu mu bu ülkede hiç? Yoksa asıl biten şey Mehmet Binbaşıların uğruna öldüğü yüce değerler mi? Yoksa biten Atatürk’ün devri mi?


17 Mayıs 1012


 

Yorum Ekle