“ÖMÜR DEDİĞİN”…

0

Naci Konyar

Televizyon kanallarını gezerken eğer “Ömür dediğin” adlı programa rast gelmişsem orada dururum. Yaşlı ve yalnız insanların kelimelere döktükleri hüznü ve acıyı dinlerken geleceğin bizleri götüreceği yeri görür “Yarın ki ben”i seyretmenin üzüntüsünü yaşarım.

“Ruhun Yalnızlığı” kitabında E. Borgna’nın anlattığı yalnızlık başkalarından ve dünyadan kasıtlı olarak kopma anlamındaki yalnızlık değildir. Acılı ve iç sızlatan bir hayat mahiyetindeki insani ilişkilerin bitiminden dolayı kaderin yaşlılara dayatmış olduğu bir yalnızlıktır.

Kalkütalı Teresa’nın insani yüreğinden vuran sözleri, kulak verilmeyi bekleyen yalnız insanlarla ilgilidir.

“Fakirlerimizi biliyor muyuz? Komşularımızı, mahallemizdeki yaşlıları tanıyor muyuz? Acı çekenler, yalnız kişiler, yaşlılar, istenmeyenler, mutsuz olan insanlar çoğu zaman hemen yanımızda, ancak bizim onlara gülümseyecek kadar zamanımız bile yok. En ağır hastalıklar kanser verem değil, istenmeme ve sevilmemenin bunlardan da ağır bir hastalık olduğunu düşünüyorum.”

Yaşlıların acıyla, umutsuzlukla ve hayatı anlamsız bulmakla oluşan yalnızlıklarına karşı ne yapmak gerektiğini şöyle açıklıyor Kalkütalı Teresa: “Yaşlılarımız yüce insanlar, sevgi değer insanlardır. Onların acımamıza ya da merhametimize ihtiyaçları yoktur. Anlayışlı sevgimize ve saygımıza ihtiyaçları vardır. Yaşlılara bizim için önemli olduklarını, onların da sevmek ve sevilmek üzere yaratıldıklarını söylemeye ihtiyacımız vardır.”

İşte “Ömür Dediğin” bu güzel programın sevgi değer, saygıdeğer insanlarından ikisi:

83 yaşında 51 yıllık hayat beraberliği yaşadığı eşini kaybeden, eşinin ölümünü gün gün sayan Mustafa dedenin ölen eşine hasretini anlatan sözleri ve onun için okuduğu şiirler ve internete düşen görüntülere yapılan yorumlar yüreğimizi dağladı, içimizi yaktı. Ağlattı bizi…

Bir diğeri:

“Zor, yalnızlık çok zor. Yaşlılık, ayağın tutmaz sürüklersin, gözün görmez elinde değnekle  yer bulacam diye uğraşırsın, çok zor, şükür, şükür, Allah diyebildik mi bir kelam bile o yeter insana” diyen yaşlılığı tevekkülle kabullenen bir güzel insan… Emine teyze

Mustafa dede ve Emine teyzeyle çocukluğumuzun gece ve gündüzünü dolduran dedelerimizi ve ninelerimizi hatırladık. Bizler çocukluğunu geleneksel büyük ailelerde geçirenler kişiliklerimize sinmiş değerleri dede ve ninelerimizden almışızdır. 40-50 yıl öncesinin çocukları nine ve dedeleriyle aynı dili konuşuyor ve onlarla beraber yaşamaktan sıkılmıyorlardı. İhtiyarlarla yaşarken mutlu olan nesildi onlar.

Zamanımızda çocukların yaşlıların yanında uzun süre sıkılmadan kalabilmesi, onların konuşmalarından hoşnutluk duyması pek mümkün görünmüyor. Onlar cep telefonu ya da bilgisayar oyunlarıyla meşguller artık…

Nine ve dedelerimizden toruna aktarılan kültür zamanımızda devredilmez oldu. Türküler, maniler, ninniler geçmişte kaldı. Kanaviçeler, iğne oyaları, motifler, desenleri uzak şehirlerde oturan torunlara ninelerin atalarından öğrenmiş oldukları yemekleri öğretebilme imkanı kaldı mı? Şimdi yemek tarifleri televizyon kanallarından ve kitaplardan öğreniliyor. Evet büyükanneler, ninelerin okulu kapandı artık.

Yusuf Ziya Ortaç’ın anlatımıyla; “Galiba bir insan cinsi, yavaş yavaş tükeniyor: Büyükanne… Kızları gelin olan, oğulları evlenen anneler yine torun sahibi olacaklar elbet. Ama büyükanne olamayacaklar. O başka bir şeydi. Nasıl bir şeydi? Sorusunu ben, “dört başı mamur bir okuldu” diye cevaplıyorum. Bizim neslin, çocukluğun altın çağında tahsile gittiği gönül okulu”

Evet sonsuz hazlar devşirerek hatırladığımız dedelerimiz, ninelerimizle ilgili geçmişi biraz okuyup, mevcut hali de görüp farklı şeyleri mukayese ettiğimizde ortaya çıkan resim ve gerçek günümüzde yaşlılarımızın yalnız olduğudur.

Zamanımızda aile müessesemizin halledilmemiş bir sorunu olan “ihtiyar” kavramı geçmişte nasıl değerlendiriliyordu? diye soracak olursanız buna cevabı derin kültürü ile gelecek nesillere ışık tutan fikir kadını Samiha Ayverdi vermiştir.

“Eskinin ihtiyara gösterdiği saygı ve alaka biraz da kasaya altın yığmak gibi, kendi istikbali, kendi akıbeti adına biriktirilen bir sermaye demekti. İhtiyarın gence bakarak “dünkü ben” demesi mühim değildi; fakat gencin ihtiyara nazar edip, onda gelecek günlerini görmesi ve “yarınki ben” diyerek düşünce ve duygularını çeki düzen vermesi çok mühimdi. Zira bu görüş, aile içine geçer akçe haline koyduğu, feragat, sabır, saygı, şefkat ve muhabbetle bir çok müşkülleri kolaylıkla satın alıp halletmiş oluyordu ki, neticede aile, dolayısıyla da cemiyet oturmuş bir zeminin metin ve kararlı sathında bir insanlık ve medeniyet abidesi yükseltmiş oluyordu.

Ne hazindir ki insanlık ve medeniyet abidesi olan sosyal düzenimiz çatırdıyor. Önceleri daha huzurlu daha insanıydık. Kul hakkı, hizmet, tevazu, merhamet, iyilik, sevgi, saygı, komşuluk, mahalle kültürü, yardımlaşma gibi değerleri yazıya bu kadar dökmez konuşmazdık. Yaşardık. Şimdi;

“Hayırlı bir evlat olmanın yolu nedir? diye sorunca üstad şunu söyledi: Bugün için hayırlı bir evlat olmanın yolu ana-babamızı beslemek gibi görünüyor; ama insan köpeklerini, atlarını da besler. HÜRMET olmayınca aralarındaki fark nedir?” diye anlatılan anektodlarla mesaj vermeye çalışıyoruz.

Yorum Ekle