ESKİYE RAĞBET OLSAYDI” DEMİŞ!

0

Yazıma birkaç atasözü yazarak başlamak istiyorum.  Üzerinde akıl yürütmek gerekiyor.  Düşünmek,  ifade etmek,  biriktirmek  ve akıl sahnesine koyup  uygulamak insanın diğer canlılardan farkı ve ayrıcalığıdır. Daima tekrar ederim,  yine tekrar ediyorum; bu insana fıtrattan verilmiştir.

“Eskiye rağbet olsaydı, eskici dükkanına nur yağardı.”

“Eskisi olmayanın, yenisi olmaz.”

“Koyun can derdinde,  kasap et derdinde.”

Bu atasözleri  ne ifade ediyor bize?

Geniş  çerçeveli  düşündüğümüzde çok farklı  şeyler ortaya çıkacaktır.

Atasözleri,  özdür.  Çünkü, yaşanmışlığın,  hayatın,  tecrübenin   içinden çıkmıştır.

Umarım ki  dünya silkelenip kendine gelir. Görünen  o ki,  yarım yüzyıl  öncesine göre,  daha hızlı, daha karmaşık,  daha belirsiz dönüyor, dönerken baş döndürüyor…

Her şey değişmiş,  yenilenmiş;  eskiye dair her ne varsa çöpe atılmış… Adı bile unutulmuş çoğu şeyin…

Dünyalık olup da  değişmeyen,  eskiyip de  çöpe atılmayan hiç bir şey kalmamış…

Her şey çabucak, hızlıca tüketiliyor  ve eskisi çöplüğe atılıyor… Dün önemli bir hacet olarak  muhafaza edilen,  değer atfedilen, aranılan, kullanılan eşya, bugün sebepsizce çöpte buluyor kendini…

O kadar acımasız ki  hayat!

Merhamet  nehrinin suyu kuruyalı yıllar olmuş…

***

Şu sosyal medya  öyle acayip bir mecra ki, yaşamı, hayatı, özü, sözü  birbirini asla tamamlamayan yığınlarca insan…

Davranışları,  fiilleri, eylemleri,  hayat normları, gönülleri  tamamen bambaşka;  lakin dilleri başka başka  kelimelerden cümle kuruyor…

Asla merak etmeyen,  irdelemeyen bir  çoğunluk var. Okumuyor,  öğrenmiyor, bilmiyor  fakat  yazarken,  çizerken  bildiğinden  emin!..

Acı  olan da  Türk tarihini hiç bilmiyor, okumamış…

Sadece okul kitaplarından okuduğu  veya öğretmenlerinden dinlediği,  öğrendiği   kadar;  asırlar evvel kazanılmış  birkaç savaşın hikayesine kaptırmış kendini,  bütün tarihi bundan ibaret sanıyor…

İçinde  yaşadığı toplumun son  asırlardaki savaşlarından, ekonomisinden,  borcundan,  gelişmesinden, kaybettiklerinden, kazanımlarından   haberi olmamış…

Neden ve nasıl geri kaldığımızdan, toplumun çektiği acıdan, açlıktan ve sefaletten  hiç mi hiç haberdar değil…

Taşrada yaşayan insanın, asla reaya ve tebaa  olmaktan öte geçemediğini bilmiyor…

Hep aşırılarda dolaşıyor…

Benimserken de,  severken de, sayarken de,  methederken de aşırı;   yererken de,  kötülerken de, atıp tutarken de,  tenkit ederken de aşırı…

Türkiye’nin hangi  şartlarda kurulduğundan bihaber… Hukuk devletinin yurttaşlık haklarından yararlanıyor;  elindeki  imkanların, şartların ve olanakların  Türkiye’nin  hukuk devleti olmasından kaynaklandığını  bilmiyor, hasılı  akıl da etmiyor…

Eğitim ve öğretimin insana  şahsiyet,  kalite,  değer,  kıymet,  sevgi  aşıladığına inanmıyor…

Yüzyıl  evvel  okuma yazma oranının yüzde yedi  ile on aralığında olduğunu duyunca afallıyor, yüzünü buruşturuyor…

Şöyle bir sonuca  ulaşmış olmak beni rahatsız ediyor;  lakin, bir hakikattir ki,  gerçekler  acıdır…

Ancak,  benim vardığım netice, münferit ve fevri dairede ele alınmalıdır.

Kimsenin derdiyle ilgilenmemiş veya ilgilenilmemiş, alakadar olmamış ya da olunmamış;  bencil bir hayatın elinden tutmuş,  almış başını yürümüş, dünya umurunda değil, olmamış…

Bilimden, edepten, adaletten, haktan ve halktan, insanlıktan haberi  olmayanların dili de gönlü de zehirlidir;  ne  ıslah olur, ne de iflah olur… 

***

Yazının uzamaması için  ülkemizin neredeyse  iki sene de bir girdiği seçim ikliminin geçim iklimi ile bağlantısını  daha sonra yazmak isterim

Aklımı kurcalayan sorular var:

Mesela, madem ekonomik ve politik manada her şey  normal akışında ve hızında;  neden öyleyse  seçim kararı alındı,  diye düşünüp duruyorum…

Son söz:

Umut,  hiç tükenmeyen ekmektir!

Saygılarımla!

Enver SEYHAN

Yorum Ekle