ENVER GÖKÇE’NİN ŞİİRLERİYLE YÜRÜDÜM

0

ENVER GÖKÇE’NİN ŞİİRLERİYLE YÜRÜDÜM, PETÖFİ’NİN YAYA GEÇTİĞİ YOLLARDAN

 

Bir konuğumuz var.

Tanışın bu güzel insanla.

Selçuk Ülger/ Frankfurt

Macar şairlerinin yontularıyla donatılmış Budapeşte parklarını, yine şair ve yazar adları verilmiş bulvarları, köprüleri, okulları gördükçe, daralan yüreğimle, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Enver Gökçe… gibi yurdumun yaralı şairlerinden dönüp dönüp özür diledim. Onların belleğimdeki şiirlerini Tuna’nın bulanık sularına okumaktan başka bir şey gelmedi elimden…

Anadolu kırlarını anımsatan Pusta (Puszta) Ovası’nda tepemde uçuşan akasya çiçeklerinden mi, yoksa bu ovanın toprak yollarından yürüyüp, tutsak halkını 15 Mart 1848’de devrime yönlendiren şair (Petöfı Sândor) Petöfi Şandor’un,

 

“Özgürlük ve aşk/Vazgeçemediğim iki şey./Aşkım için feda ederim canımı/Özgürlüğüm içinse aşkımı. “

 

dizelerinden mi, Tuna boylarında içimi kaplayan hüzün, Pusta’da yerini şiirsel bir coşkuya bıraktı…

Nazım Hikmet’in ellili yıllarda bu topraklarla ilk tanıştığında yazdığı ‘Macar Toprağı’ şiirinin ilk dizeleriyle selamladım Pusta toprağını:

 

“Merhaba Macar toprağı/sen bu yaz vakitleri/fırından yeni çıkmış ekmek gibisin/kabarık,/yaldızlı, esmer/ve ekmek gibi sırlarınla dolu/ekmek gibi mübareksin… “

 

Şair Petöfi’nin, Pusta’dan her geçtiğinde konakladığı, uyku tutmayan gecelerinde mum ışığında şiirler yazdığı üç yüz yıllık Hortobay Çarda’yı (Hortobâgy Csârda) elimle koymuş gibi buldum. Eskiden ticaret yolu üstünde gümrük binası iken sonraki yıllarda tacirlerin konakladığı, yemek yediği bir han olan bu tarihi yapı, şimdi özgün hali korunmuş bir restoran. Bahçesi konuklarla dolup taşıyor. Pusta’ya has iri akasyaların gölgelediği bahçenin tenha bir köşesinde, ahşap masalardan birine oturdum. Pusta meralarına kurulmuş Çoban Müzesindeki bronz çoban anıtları, Hortobay’ın dokuz kemerli tarihi taş köprüsü ve Petöfi’nin duvardaki büstü tam karşımda…

Ismarladığım Eğri şarabı gelir gelmez şairimiz Enver Gökçe’yi saygıyla anıp, çantamdaki antolojiden onun şiirlerini okuyacağım. Yurdumun, bu dünyaya küskün giden çileli bir şairini bu coğrafyada anma isteğim bir raslantı değil elbette…

Köyleri Çit’i güz yağmurları altında terk edip, önlerine kattıkları bir kaç hayvanla Ankara yollarına düşmüş yoksul bir aile… Bozkır ayazında, soğuk han köşelerinde yata kalka yol alıyorlar. Çamur yollarda anasının eteğine tutunmuş, saçları belik belik yorgun bir çocuk, uykulu ela gözleriyle umutsuzca etrafını izliyor… Yurdunun taşlı, dikenli yollarını henüz sekiz yaşındayken teninde duyumsamış bu çocuk: Enver Gökçe…

Anadolu toprağı kokan Enver Gökçe şiirlerini, kahraman oğlu Petöfi’yi yüz elli yıl önce dikenli patikalarından devrime yollamış Pusta’dan daha iyi kim anlayabilir ki?

 

/…/ “Karadeniz’in Rumelikârı tütünü,/Bende türküler oldu ağlamaklı,/Bende türküler oldu dizim dizim./Doldurdum sineme, ciğerlerime,/Doldurdum derdi, mihneti/Pamuk tozunu, kömür tozunu;/Memleketimin şarkıları kadar acı çektim.

 

Macar şarabı eşliğinde okuduğum ‘Memleketimin Şarkıları’ şiiriyle yakıcılaşan yurtsama duygusu, beni Pusta kırlarından alıp memleketime götürüyor…

1980 yılı. Güz. Erciyes’in omzundan yükselen pırıl pırıl sabah güneşi, o günlerde buğulanıyor. Toprak damlı evlerin didik didik arandığı günler. Yurtsever devrimci gençler, askeri araçlara tekme tokat bindirilip götürülüyor. Her yerde bir sessizlik…

Oğulları öldürülen analardan yanık ağıt sesleri yükseliyor…

Ortaokul öğrencisiyim; olup bitenleri anlamam henüz olanaksız. İlk gençliğine adım atmış abim, erzak odasında gizlediği ‘sakıncalı’ kitaplarının önüne çökmüş, başı ellerinin arasında. Ağlamaklı. Annem korku içinde yalvarıyor; o diretiyor. Kısıtlı harçlığıyla edindiği kucak dolusu kitaplarını yakmaya niyeti yok! Çare bulunuyor: Kitaplar ninemin eski mahalledeki evinde saklanacak; ama oraya nasıl götürülecek?.. Adım başı barikat, kontroller…

Annem bolca yufka suluyor ve evdeki sofra bezlerini yere serip, bir kat yufka, bir kat kitap dizerek bohçalıyor abimin politik kitaplarını. Yolda askerler kontrol ederlerse, “Ninemize erzak götürüyoruz.” denilecek. Ağır bohçayı akşam karanlığı çökerken ninemin eski evinin kayadan oyma kilerine taşıyoruz. Abim kitapları saklamak için ivedilikle bohçadan çıkarıyor ve kalın naylon torbalara dolduruyor. Ve ben, ‘Dost Dost İlle Kavga’ kitabıyla ve Enver Gökçe’nin adıyla ilk kez orada karşılaşıyorum. ‘Dost dost’ diye seslenen şiirler bir kilerin toprak zemine neden gömülür hiç anlayamıyorum…

Sahaflarda ne zaman baskı dönemlerinde yasak yemiş bir şiir kitabı alsam elime, Enver Gökçe şiirlerine ıslak yufkalardan sinmiş o küfsü ekmek kokusunu duyarım hep…

Ve seksenli yılların sonu…

İzmir’de, tarım fakültesindeyim. Arkadaşlarımla toprağı, suyu, tütün yetiştirmenin zorluğunu öğrendiğimiz yıllar. Kaldığımız öğrenci yurdunun penceresinden Bornova kırlarına bakarak coşkuyla okuduğumuz başucu şairlerimizden biri de Enver Gökçe artık…

” Biz olmazsak gökyüzü, biz olmazsak üzüm,/Biz olmazsak üzüm göz, kömür göz, ela göz;/Biz olmazsak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;/Biz olmazsak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,/Ayın onbeşi;/Biz olmazsak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,/Yani bizsiz/Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi/Güzel değildir. ”

Düşlerim beni birden Antalya’da yaşanmış bir güz ikindisine taşıyor…

12 Eylül de dövülerek öldürülen İlhan Erdost’u ve Enver Gökçe’yi andığı bir şiirinde, Enver Gökçe’yi, “Gülüşünden su içişine kadar Halk olan adamı ” diye betimleyen Metin Demirtaş Ağabeyimle Akdeniz kıyısında, Tahtalı Dağ’a bakan bir bankta oturuyoruz. 1980 yazında Öğretmenler Plajı’nda gerçekleştirdikleri  “Enver Gökçe Onur Gecesi ” günlerine ilişkin bazı anılarını, anıların yaşandığı yerde Metin Ağabeyimden dinliyorum:

” (…) Surda kıyıdayız. Enver Abi bir çadırda konuğumuz. Ona gösterdiğimiz sevgiden ve ilgiden oldukça keyifli. Dalgaların kıyıya vuran seslerini şiir dinler gibi dinliyor. Ve birlikte şiirler okuyoruz. Daha çok ben okuyorum, o dinliyor. Neruda’dan çevirdiği bazı şiirleri okuduğumda, o engine dalıp gidiyor… Esrik. Ben de esriğim. Rakısını tazeliyorum… Tabağımızda peynir bitiyor. Biraz ötemizde oynayan oğullarım Umut ve Nazım’a el ediyoruz. Boş tabağı gösteriyoruz. Bir koşu peynir alıp geliyorlar. Oğullarımın arkalarından bakıyor. Kendi kendine konuşur gibi hafif bir ses tonuyla: ‘Ne güzeller, tıpkı adları gibi… Umut -Nazım, Nazım -Umut!..’ Duygulanıyor… Gözlerinden inen yaşları görmezden geliyorum. Rakısının üçüncü dublesine geçerken, ‘Sınırı zorladım bugün’ diyor…”

***

Yaşlı Macar garson koluma dostça dokunup bir isteğim olup olmadığını sormasa, bu esrik anılarımdan bir süre daha Macar ovalarına dönesi m yoktu…

Şimdi, akasya çiçeklerinin masama döküldüğü ve buram buram koktuğu bu bahçeye Hortobay Köprüsü’nden inip soluklanmaya gelen Macarları izliyorum. Yaşlısı, genci, masalarına oturmadan önce getirdikleri taze kır çiçeklerini Petöfi’nin bronz büstü önüne, kısa bir saygı duruşundan sonra usulca bırakıyorlar. Bazı aileler, bu ulusal şairlerini henüz tanımayan küçük çocuklarına onu tanıtıyor, anlatıyorlar. Bahçe kapısındaki Macar müzisyenler, Petöfi’nin 1842 yılında bu han’da bir sarhoşluğunu anlattığı, han’ı işleten genç ve güzel kadına övgüler yağdırdığı bir şiirini çalıp bir ağızdan söylüyorlar: “Hortobâgyi kocsmârosne, angyalom!” ( Hortobay’ın güzel ev sahibi, meleğim!..)

Macarlar’ın şairlerine verdikleri değeri, gösterdikleri derin saygıyı izlerken, yeniden hayali yolculuğuma çıkıyor, Akdeniz kıyılarında bıraktığım banktaki yerime, Metin Ağabeyimin yanına geri dönüyorum…

Enver Gökçe’nin son yıllarına ilişkin ondan dinlediklerim geliyor aklıma… Köyünde geçirdiği bungun günleri… Gaz lambası ışığında, bin bir emekle çevirdiği Pablo Neruda şiirlerinin bulunduğu not defterinin hoyratça alınıp götürülüşü… Yeğeni Ayten Hanım’m ve yakın dostlarının sıcak ilgisine, sevgisine rağmen Seyranbağları Huzurevi’ndeki mahsun ve yalnız geçen son günleri… Ve ardında bıraktığı özel eşyalarının arasından çıkan, solmuş bir ‘Fakirlik belgesi’…

Halkına, Talpra Magyar!’ (Kalk Ayağa Macar!) dizeleriyle özgürlük çağrısı yapan, halkı için çarpışırken yirmi altı yaşında at üstünde ölen Petöfı’yi, halkı hala coşkuyla bağrına basıyor. Onun, kılıç gibi keskin dizelerle başlayan bu şiirini ‘Ulusal Devrim Türküsü’ olarak kabul ediyorlar…

Petöfı’ye gösterilen bu olağanüstü sevgiye, saygıya imrenmemek olası mı?..

Yurdumun, ömürleri hapiste, sürgünde geçmiş, çile çektirilmiş, öldürülmüş usta yazarları, şairleri de bir gün memleketimde el üstünde tutulacaklar. Ders kitaplarına girecekler… Şimdi Pusta’da bir han’da imrenerek seyrettiğim bu güzellikler benim yurdumda da mutlaka yaşanacak bir gün. Emekten, barıştan yana saf tutmuş yiğit şairlerimizin büstlerine çiçekler konulacak. Değerbilmezliğin, soysuzluğun ve karanlığın saltanatı sonsuza değin sürmeyecek…

Umutluyum…

Çünkü, Petöfı’nin kuş cıvıltıları altında özgürlüğü haykıran şiirlerini yazdığı bu topraklara umutsuzluk hiç yakışmıyor… Bana bu notlarımda umutlu satırları yazdıran iyi haberlere de değinmeliyim. Enver Gökçe’nin Çit köyündeki doğduğu evin müze yapıldığı haberini duydum. Bu güzelliğin yaratılmasına özverisiyle, emeğiyle, maddi katkılarıyla katılanları saygıyla andım…

Kemaliye (Eğin) kaymakamına, edebiyat öğretmeni Ramazan Turgut’a, Çit köyü muhtarına, anma günleriyle bu seçkin şairimizi ve şiirlerini genç kuşaklara tanıtan aydın insanlarımıza, şair Petöfı’nin memleketinden yürek dolusu selamlar yolladım…

‘Memleketimin Şarkıları’ şiirini ne zaman okusam, bu şiirin ilk dizelerini büyükçe bir panoya yazıp, Çit köyündeki Müze Evi’nin kapısının üstüne, “Bizi affet Enver Ağabey!” diyerek asmak geçiyor içimden…

“Ben, bizden olan bütün insanların dostu;/Adı haritalarda bile bulunmayan,/Bir köyündenim Anadolu’nun./Güzel şeylere hasrettir memleketim,/Güzel şeylere hasret bu dünya “

Yeniden buluşmak umuduyla… Hoş ve esen kalınız. Aşık Turgut’a da geçmiş olsun diyorum.

Yorum Ekle